Giriş

17.yüzyıl, dünya siyasi tarihini ve siyasi düşünce tarihini büyük bir değişim ve de dönüşüm içine sokmuştur. Bu dönüşümün en önemli düşünce yapısı ise Thomas Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan adlı eserdir. Temel anlatımı ile insanı doğa durumunda ki kargaşadan, 17.yüzyıl yönetimini de tanrısallıktan uzaklaştırarak bir egemen güç, devlet ve yönetim tanımı yapan eserdir. Bu çalışmada, Hobbes’un Leviathan eseri üzerinden analiz yapmaya çalışacağız.

Hobbes Düşüncesi

Hobbes, felsefi düşünce dünyasını, kendisinden önce yaşamış düşünürlerin aksine ruhani bir yapı yerine insanın davranışsal durumu üzerinden kurgulamıştır. Hobbes’un düşünce sistemi ve Leviathan, başta İngiltere olmak üzere 17.yüzyıl sonrasında tanrı-kral-egemen anlayışını insan-egemen anlayışına dönüştürmekte başarılı olan ve bunu karışıklıklardan bir çıkış olarak benimseten bir eser olarak günümüz yönetimlerini şekillendirmeyi başarmıştır. Toplum Sözleşmesi olarak nitelendirdiğimiz toplumların kendi hak ve menfaatlerini, güvensizlik halini ve bencilliklerini, özgürlük ve çabalarını siyaset felsefesi zeminine oturtarak kendi içlerinde tanrısallık yerine yapay bir anlaşma ile devletin tesis edildiğini öne sürer.

Leviathan

Leviathan’ın bulunduğu konum ise dini ayrışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı 17.yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere yöneticilerine bir uyarı olarak ortaya çıkması ve bütün bu İngiliz iç savaşına son verme umudundan mütevellit başta siyasi tarih olmak üzere dünyaya yeni bir çağın kapısının anahtarını uzatan konumundadır.

Devlet kavramını mantık çerçevesinde aktaran Thomas Hobbes, doğa durumunda bulunan insanın devlet kavramı içerisinde olmadığını ve doğa durumundan güvenlikli bir toplum yapısının, yalnızca egemen bir gücün varlığı ile oluşturulacağını dile getirmektedir. Tek cümle ile Leviathan “İnsan insanın kurdudur” şeklinde tanımlamak mümkündür. Aynı zamanda siyaset biliminin ilk denemelerinden de sayılmaktadır. Tanrısal yönetim anlayışını da ciddi şekilde sarsan bir yapıttır.

Thomas Hobbes 1940 yılında Long Parlamentosu toplandığında Paris’e kaçmıştır. Paris’de İleride II.Charles olacak prensin matematik öğretmenliğini yapmıştır. Leviathan ise Hobbes’un Paris’e gelişinden iki sene sonra başlayan İngiliz iç savaşı ortamı içerisinde kaleme alınmış, 1651 yılında savaşın bitimi ile yayınlanmıştır. Politik kavgaların ve mezhepsel çatışmaların yani kiliseler arasında ki güç çatışmaları hem eserin hem de savaşın temelleridir.

Dönemin dinsel ayrılıkları ve dini faaliyetlerin artışı üzerine halkın belirli bir tehdit ile karşılaştığını düşünen Hobbes tam anlamı ile bir kaos ortamında, halkına ve yönetimine bu savaştan bir çıkış haritası olarak Leviathan’ı kaleme almıştır. Leviathan bize insanı nasıl anlamamız gerektiğini, anladığımız insan yapısının maddi bir varlığa nasıl dönüştürülebileceğini aktarmaktadır. İşte bu noktada karşımıza Hobbes’un insanı neden bu yapının merkez noktasında aktardığı sorusuna getirmektedir. Öncelikle Hobbes’un düşünce mantığını kavramak gerekir. Yazının hemen başında belirttiğimiz üzere Hobbes, kendinden önce gelen düşünürlerin aksine insanın dini, ruhani dünyasına değil de yapısal ve davranışsal tarafı ile ilgili bir kuram oluşturur. İnsanın bencilliğini merkez noktası alan Hobbes, doğa durumunda bulunan insanın yani hiçbir egemen gücün baskısı ve kuralları altında bulunmayan toplumlarda düzenin ve güvenliğin tesis edilemeyeceğini öne sürmektedir.

Düşsel Dönüşümün Temeli

Düşünce sistemini insanın bencilliğini yok etmeyi hedeflemekten ziyade bu eylemi törpülemek üzerine kuran Hobbes, İnsan insanın kurdudur cümlesi ile temel kaynağının ne olduğunu açıklamaktadır. İnsanı toplum içinde bulunan diğer insanlardan korumak ve içgüdüsel şan, şeref duygularını düzenlemek için uygun bir yönetim felsefesi oluşturabilmek adına insan davranışlarının temellerini araştırmaya ihtiyaç duymuştur. Doğa hukuku ve siyaseti tam anlamı ile algılamak için insanın, hangi durumlarda birleşerek bir site kurduğunu veyahut kurmadığını anlamak gerekir.

Devlet yapılanması içinde olunması durumunda takınılması gereken tutum ve davranışların anlaşılabilmesi açısından insan temel yapı taşıdır. Bir yapı oluşturmak istediğinizde önce malzemelerinizi tanımanız gerekir. Bu açıdan insan, inşa edilen toplumsal ve siyasal yapıda, doğa durumunda bulunduğu bencillik halinden egemen gücün baskı ve kuralları doğrultusunda kurtarılarak mantığa dayalı toplumsal yönetimin en önemli malzemesi olacaktır. Bu durumu biraz daha açık anlatabilmek için ana kavramlara bakmak daha doğru olacaktır. İnsanın doğması, beslenmesi, kan dolaşımı, soluk alması gibi temel yaşamsal faaliyetlerini, Hobbes yaşamsal devinim şeklinde anlatmaktadır. Buna ek olarak insanın aynı zamanda zihninde var olan vurmak, yürümek, gitmek, konuşmak gibi içgüdüsel durumları da hayvansal devinim olarak nitelendirmektedir.

Bu kavramların üzerine insanın avcı-toplayıcı zamanlarında ilk site durumuna geçilmeden önce doğadan, yani insanın içinden gelen duygularını açıklığa kavuşturmuştur. Doğa durumu ve doğal savaş durumu olarak belirttiği daha devlet var olmamışken, herkesin herkes ile sürekli savaş içinde bulunduğunu, bu savaşı engelleyebilecek bir egemen gücün olmayışının sürekliliğe yol açtığını vurgulamıştır. Burada bulunan süreklilik maddi bir durum olmak zorunda değildir fiili olarak insanların düşüncelerinde bu savaşın bir çarpışma olduğunun bilinmesi yeterlidir. Bir diğer temel yapı taşı ise doğa yasasıdır. Doğa yasası aslında tam anlamı ile karşılıklı doğal hakların birbirine teslim edilmesidir. Ancak içinde doğal savaş durumu ile çelişki barındırmaktadır. Doğal yasanın işlemesinin tek yolu karşılıklı teslim edilen haklara kısacası verilen sözlere uyulması ile gerçekleşir. İşte bu noktada bu sözlerin tutulmasını sağlayabilmek için bir egemen güce ihtiyaç duyulmaktadır. Doğal hak ise insanın kendi yaşamını koruması için kendi aklı ile kendi gücünü kullanabilmesi, doğru olduğunu düşündüğü şeyleri yapma özgürlüğü olarak tanımlamak mümkündür. Çaba ise devinimin bir işlevi ve bu devinimin gerçekleştiricisi konumundadır.

Birbirine bağlı fizikselliği vurgulayan durumdur. İşte geldiğimiz bu noktada Thomas Hobbes’un düşüncesini şekillendirdiği ve idealize ettiği egemen gücün nasıl geliştiğini, bu gücün nasıl oluşması gerektiğini, hangi nesnenin kavranması ile gerçekleştirilebileceğini açıklamaya çalıştık. Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’ı, “Herkesin herkesle savaşı” ve “İnsan insanın kurdudur” cümlelerini açıklığa kavuşturarak anlaşılır kılmak mümkündür. Eserini ve düşüncelerini insanın bencilliği üzerine kuran Thomas Hobbes, doğada var olan durumların kontrol altına alınması gereketiğini, bunu Toplum Sözleşmesi olarak nitelendirdiğimiz yalın anlatımı ile insanların karşılıklı haklarını birbirine teslim ederek ortak bir egemen güç altında yaşama düşüncesi ve bu egemen gücün görevini hangi nedenlerden aldığını aktarmaktadır. Daha anlaşılır olmak adına ilk cümleyi iki parçaya ayırmak gerekiyor.

“Herkesin herkesle …” dediğimiz şey Toplum Sözleşmesinde bahsi geçen yaşamsal devinim, doğal yasa ve doğa durumu olarak nitelendirilen her insanda doğuştan var olan durumların karşılıklı olarak nitelendirilmesidir. “…Savaşı” kelimesi ise çaba, hayvansal devinim, doğal hak olarak adlandırdığımız insanın dış dünya ile ilgili eylemlerini gerçekleştirme girişimidir. İşte bu şekilde ayırdığımızda insan temelli bu düşünce sistemi egemen güç arayışında bulunan insanın birleşik ve toplu şekilde bir arada, maddi yaptırımlar ile yaşama, güvenlik gibi temel hakların işletilme şansını gerçekleştirmektedir. Levaithan adlı eserin yalnızca siyasi düşünce tarihi değil, tepeden tırnağa bütün siyasal sistemlerin gözden geçirilmesine sebep olmuştur.

Bugüne Bakış

İnsanlığın doğa durumunda ki yabanilikten çıkışı ile başlayan değişim geçen her dakika farklı ihtiyaçların doğması ile devam etmekte. İlk zamanlarında kişisel ve toprak korunması adına boy gösteren egemen güç ihtiyacı bugün kendi adına değil başka toplumlar adına egemen güç oluşmasına evrilmiştir. Dönüşüm ile başlayan egemen güç anlayışı iki kişinin sınır kavgasından büyük sınır savaşlarına ardından ise Dünya Savaşlarına dönüşmüştür. Toplumların insanlar tarafından oluştuğu gerçeği doğa durumunda ki ihtiyaçların değişmesi dışında herhangi bir değişime uğramamıştır ancak ihtiyaçları karışılamak adına uygulanan yöntemler büyük bir değişim geçirmiştir. Taşlardan mermilere, kağıtlardan mikroorganizmalara dönüşen hak arayışı denizlerden uzaya kadar sürmektedir. Bir sonuç olarak gün gibi görünen ise insan var olduğu sürece hak kelimesinin öznel olacak olmasıdır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here