Çalışma ismimizin Sykes-Picot’un Sonu olarak belirlenmesi elbette içerisinde birçok tarihi ve siyasi manalar barındırmaktadır. Bu başlığın seçilmesi ilerleyen sayfalarda açıklanacak olmakla birlikte çalışmamız amacına ulaşabilmesi için ilk olarak Osmanlı’da çalışma konumuzun odak noktası olan bölgelerin idari yapısı incelenecektir.

Ardından Sykes-Picot ile başlayan Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi olgusu tarihsel olarak ele alınacaktır. Daha sonra Arap Baharı sürecinde Irak ve Suriye’de yaşanılan hadiselerden ‘terör devleti kurma girişimi projesi’ üzerinde durulacaktır.

Osmanlı Döneminde Irak ve Suriye’de İdari Yapı

Yavuz Sultan Selim’in doğuya düzenlediği seferler sonucu Osmanlı hâkimiyetine giren Irak ve Suriye bölgesi uzun yıllar boyunca İstanbul’un yönetimi altında idare edilmiştir. Osmanlı devrinde Irak ve Suriye gibi iki devlet isminin varlığı dahi söz konusu olmamakla birlikte bu bölgeler farklı isimlerle anılmakta ve farklı sınırlara ayrılmaktaydı. Bu bölgelerin ayrılmasında coğrafya, etnik kimlik ve mezhepler etkili unsurlar olmuş ve eyaletler belli bir nizama göre oluşturulmuştur.

  • Biladüş-Şam:

    Kelime anlamı olarak Şam vilayetleri anlamına gelen Biladüş-Şam günümüz Suriye, Ürdün, Filistin ve Lübnan bölgesini kapsamaktaydı. Bu bölgede Şam Eyaletine bağlı olarak idare edilen birçok sancak bulunmaktaydı. Bu sancaklardan en önemlileri Halep, Kudüs, Gazze, Antakya ve Akka olmuştur.

  • Irak’ta bulunan eyaletler:

    Tıpkı Suriye gibi Irak da eyaletler ile birbirinden ayrılmış bölgelerden (klasik dönemde) oluşmaktaydı. 1864 vilayet nizamnamesinden sonra Musul ismini alan Şehrizor bu eyaletlerden en önemlilerinden biriydi. Bu eyalet günümüz Süleymaniye, Bağdat ve Musul’u içinde barındırmaktaydı. Bağdat sancağı 1534’ten itibaren eyalete dönüştürülmüştü. Cezaver, Cengüle, Hille ve Remahiye bölgesi bu eyalet idaresi altında yönetilmiştir. Bir diğer önemli bölge ise Basra eyaletiydi. Necid, Amara, Katar ve Kuveyt bu eyalete bağlı önemli bölgelerdendi.

Sykes-Picot Antlaşması

1789 Fransız Devrimi ile başlayan milliyetçilik düşüncesi 1800’lü yıllarda etkisini arttırmış ve Osmanlı’nın bu fikir akımından etkilenmesi 19. Yüzyılda başlamıştı. 19. Yüzyılda ilk olarak 1829 yılında Edirne Antlaşması ile Yunanistan bağımsız olmuş ardından 1878 Berlin Antlaşması ile Romanya, Sırbistan ve Karadağ Osmanlı’dan ayrılmıştı. Bu bölgeler içinde çok ciddi bir oranda gayrimüslim topluluk olduğundan bu ayrılıklar dönemin şartlarında çok da şaşırtıcı bir durum olmamıştı.

Ancak 20. Yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti daha önceden ciddi manada bir problem yaşamadığı Arap bölgelerinde gerçekleşen ayaklanmalarla karşı karşıya kalacaktır. İngilizlerin de desteğiyle gerçekleşen bu ayaklanmalar 1. Dünya Savaşının da etkisiyle Osmanlı’nın Ortadoğu’dan tamamen çekilmesine kadar sürecek ve bu bölge bir daha huzura kavuşamayacaktır.

1914’te patlak veren 1. Dünya Savaşı Osmanlı devletini birçok cephede aynı anda savaşmaya mecbur bırakmıştı. Savaşın genel seyrini incelemek elbette ki bu çalışmanın konusu olmamakla beraber 1916 yılına gelindiğinde bölge için oldukça mühim bir gelişme yaşanmıştır. 16 Mayıs 1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında yapılan bir antlaşmaya göre Osmanlı’nın Suriye ve Irak toprakları bu iki devlet arasında paylaşılmaktaydı.

Tarihlere Sykes-Picot olarak geçen bu antlaşmaya göre Suriye Fransa’ya, Irak bölgesi ve buna ek olarak Hayfa limanı İngiltere’ye ait olacaktı. Irak’ın Kuzeyindeki Musul da Fransa’ya bırakılmış ancak bu durum daha sonradan 1920 San Remo konferansında değiştirilmiştir.

Sykes-Picot antlaşması ile İngiltere hem Osmanlı’ya karşı ayaklandırdığı ve büyük bir Arap Devleti sözü verdiği Şerif Hüseyin’i aldatmış olmakta hem de bölgeye yerleşmekteydi. Üstelik bu bölgelerin sınırları hiçbir şekilde etnik veya mezhepsel ayrılıkları dikkate almamakta tamamen emperyalist bir gaye taşımaktaydı.

Birkaç kısmi değişiklik sayılmazsa Önce Sykes-Picot sonra da San Remo ile günümüz Irak ve Suriye sınırları çizilmiş ve bu isimlerde iki yapay devlet oluşturulmuştur. Ardından Suriye’nin güneyinde Ürdün’ün de dâhil edileceği bu yapay devletler geçmişten günümüze değin istikrara ve huzura kavuşamamıştır.

Sykes-Picot Sonrası Ortadoğu:

İngiltere ve Fransa’nın yani Sykes-Picot’a imza atan iki devletin bölgeden fiilen ve resmen tamamen çıkması 2. Dünya Savaşı’nın ardından gerçekleşmiştir. Bu dönemde bölge haritası yeniden şekillenmiş, İsrail gibi bölgesel bir güç ortaya çıkmıştır. Lakin İsrail’in ortaya çıkışı bir başka çatışma alanı daha doğurmuş, bölgedeki istikrarsızlık giderek artmıştır. Sırasıyla 1948, 1956, 1967 ve 1973’de Mısır ve Suriye başta olmak üzere Arap devletleri, Yahudilerle şiddetli bir savaşlar silsilesi gerçekleştirmiştir.

Arap- İsrail savaşlarının Camp David ile son bulması da barış için mümkün olmamış, ülkesel çapta savaşlar yerini Filistin içerisinde yaşanan mikro çatışmalara bırakmıştır. İsrail’in günden güne baskı ve şiddet yoluyla topraklarını genişletmesine karşılık Filistin halkı ilk olarak 1987’de 1. İntifada’yı gerçekleştirmiştir. Bu toplumsal direnişe karşı Tel Aviv yönetimi şiddetin oranını daha da arttırmıştır.

Bu mikro çatışma 1993’de FKÖ ile İsrail arasında imzalanacak olan Oslo Antlaşmasına kadar sürmüştür. 1993’e gelindiğinde ise Filistin’de taraflar (FKÖ-İsrail) Oslo antlaşması ile birlikte birbirlerini resmen tanımışlardır. Oslo’nun ardından Paris Protokolü ve Gazze-Eriha antlaşmaları da yapılmış ve bu antlaşmalarda taraflar birbirlerine karşı birtakım sözler vermişlerdir.

Ancak bilhassa İsrail’in verdiği sözleri yerine getirmemesi ve antlaşma metinlerinde geçen uygulamaları hayata geçirmemesi nedeniyle barış süreci başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu da 2000 yılında 2. İntifada ile başlayan yeni bir dönemin ortaya çıkmasına yol açmış, bölgedeki çatışma günümüze değin sürmüştür.

Irak ve Suriye

Irak ve Suriye’de ise monarşi yıkılarak cumhuriyet rejimleri kurulmuş ancak bu rejimler uygulamada hiçbir dönem demokratik bir nitelik taşımamıştır. Baas hareketinin merkez üssü olan bu iki ülke de sahip olduğu yeraltı kaynaklarını maksimal oranda kullanamamış bu da ekonomik sorunları gün yüzüne çıkarmıştır. Birçok askeri darbenin yaşandığı bu iki ülke aynı zamanda toplumsal ayaklanmalara karşı da merkezi otoritelerin aşırı güç kullandığı alanlara dönüşmüştür.

1982’de Suriye’de yaşanan Hama katliamı ve 1988’de Irak’ta gerçekleşen Halepçe katliamı bunlara örnektir. 1980’de ise Irak-İran arasında yaşanan savaş bölgede barışı bozan bir diğer hadise olmuştur. İki tarafın da kazanamadığı ve ağır zayiatlar verdiği bu harpte tek kazançlı çıkan silah tüccarları olmuştur. Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi ve ardından 1991 yılında ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin Irak’a müdahalesi de bir diğer önemli gelişme olmuştur.

Bu savaşta da on binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Irak bu savaştan sonra kendi içinde de bölünmüş kuzeydeki ayrılıkçı hareket bölge ülkeleri (Türkiye başta olmak üzere) üzerinde de etkili olmuştur. Körfez savaşının üzerinden çeyrek asır dahi geçmeden ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ise son dönemin en önemli gelişmeleri arasında olmuş ve 1 milyona yakın insan bu savaşta hayatını kaybetmiştir.

Bölgenin bir diğer ülkesi Lübnan’da ise 1975’te başlayan iç savaş, yüzbinlerce insanın ölümüne yol açmış, birçok şehrin yıkımına sebep olmuştur. Bu savaşla birlikte ‘Barış’ kavramının bölgede hiçbir şey ifade etmediği bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Yine aynı şekilde bölgenin bir diğer ülkesi Yemen’de 1962’de başlayan ve 1970’e kadar süren iç savaşta binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Günümüzde ise küçük çaplı çatışmalar devam etmektedir.

Bütün bu örneklerde de görüldüğü üzere 1. Dünya Savaşı’nda Türk askerinin bölgeden çekilmesi yerini savaşlara, çatışmalara, katliamlara ve krizlere bırakmıştır. Bu savaşlar zaman zaman ülkeler arasında gerçekleşmiş zaman zaman ise bölge dışı bir ülkenin müdahalesi şeklinde olmuştur. Ayrıca burada bulunan ülkeler kendi içlerinde de çatışmalar barındırmış, etnik-dinsel ve mezhepsel nitelikte mikro düzey savaşlar gerçekleşmiştir.

Bir Benzetme: Sykes-Picot ve Büyük Ortadoğu Projesi

Büyük Ortadoğu Projesi veya bir diğer ismiyle genişletilmiş Ortadoğu Projesi 17 devletin sınırlarının değiştirilmesi iddiasını taşıyan resmiyet kazanmamış bir tasarıdır. Tıpkı Skyes-Picot gibi bölgeyi bölmeyi ve sınırları yeniden çizmeyi tasarlayan bu proje bölge ülkelerini doğrudan ilgilendirmektedir. Biz bu çalışmada bu projenin Suriye ve Irak’ın kuzeyinde oluşturulmak istenilen terör devleti ayağı üzerinde duracağız.

Bölgede dolaylı veya doğrudan gayri resmi bağlarla ABD-İsrail tarafından yönetilecek bir devlet kurma çalışmaları 2010 yılında Arap Bahar’ının başlaması ile birlikte hız kazanmıştır. Bu devletin temelleri ilk olarak Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’ın kuzeyinde atılmış ve 32. Paralelin kuzeyi uçuşa yasak bölge ilan edilmişti.

Çekiç Güç vasıtasıyla denetlenen bu alan günden güne terör unsurlarının yuvalandığı bir bölge haline gelmişti. İdari olarak Kuzey Irak Kürt Yönetimi olarak adlandırılan bu bölgede fiili kontrol Barzani ve peşmerge tarafından sağlanmaktaydı. Barzani’nin burada bağımsız bir devlet kurma fikri hep var olmakla birlikte bu düşüncesini açıkça dile getirmemekteydi.

Temmuz 2014’de BBC’ye yaptığı açıklamada ise Kürdistan isminde bağımsız bir devlet kurma fikrini dünya kamuoyuna ilan etmiştir. Ancak Barzani’nin bu düşüncesi uygulamada başarısızlıkla karşılaşacaktır.

Türkiye ve Ortadoğu

Osmanlı imparatorluğunun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu dönemin gerekliliği olan dışa açık politikadan içe kapalı bir mentaliteye geçmiştir. Biraz daha açmak gerekirse Türkiye uzun yıllar boyunca bölgede yaşanan gelişmelere sessiz kalmış, ulusal çıkarları doğrultusunda bölgesel çatışmaların içine çekilmemeye özen göstermiştir. ‘Yurtta Barış Dünyada Barış’ ilkesinin bir gerekliliği olarak hem 2. Dünya Savaşında hem de sonrasında Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar karşısında Türkiye tarafsız kalmayı ya da herhangi bir tarafı sadece söylem ile desteklemeyi tercih etmiştir.

Bu politikanın doğru olup olmadığı tartışmalı olmakla beraber geçmiş dönemde Türkiye’nin ‘içeride savunma’ politikasını dışarıdaki meselelere ilgisiz kalarak başarıyla yürüttüğünü söylemek gerekir. Bilhassa Türkiye 2. Dünya Savaşı’nda oldukça başarılı bir ‘Denge Oyunu’ stratejisi oluşturmuş ve dönemin karar alıcıları tarafından bu stratejiye yönelik politikalar oldukça başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Savaş sonrası yıllarda ise komşularla ikili ilişkiler Amerika ve NATO bağlamında yürütülmüştür.

Biraz daha açmak gerekirse Türkiye NATO’nun bölgedeki en güçlü temsilcisi olarak ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirmiştir. Bu bağlamda Türkiye 1955 yılında Irak, İran, Pakistan ve İngiltere ile birlikte Bağdat Paktı’na imza atmıştır. Irak’ta 1958’te yaşanan darbe sonrası ise Bağdat Paktı CENTO’ya dönüştürülmüş ve İran İslam Devrimi’ne kadar varlığını sürdürmüştür.  Bilhassa Sovyetler’den gelen tehdit ve yükselen Arap milliyetçiliği göz önüne alındığında Türkiye’nin bu politikasının da doğru olduğunu ifade etmek gerekir.

Ayrıca, Türkiye dışarıda işbirliği ve barış odaklı bir politika yürütürken içeride de eş zamanlı olarak ekonomik ve sosyo-politik sorunların üzerinden gelmeye çalışmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ise Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri sekteye uğramış ve birçok ülke Türkiye’ye silah ambargosu uygulamıştır.

Uzun vadede bu ambargonun Türkiye lehine sonuçlar doğurduğunu ifade etmek gerekir. Zira günümüzde hem küresel hem de bölgesel çapta oldukça önemli savunma şirketleri arasında olan Aselsan, 1975 yılında silah ambargosunun bir neticesi olarak kurulmuştur.

1980 Darbesi Sonrasındaki Dönem

80 darbesi sonrası ise Türkiye bilhassa ekonomik anlamda liberalleşmeye başlamış ancak komşularıyla olan ilişkilerinde Barış yanlısı ve tarafsızlık odaklı tutumunu sürdürmüştür. Buna örnek olarak 1980-88 yılları arasında gerçekleşen İran-Irak savaşında Türkiye’nin tutumu gösterilebilir. Bu dönemde (1983’ten itibaren)  karar alıcı pozisyonda olan başbakan Turgut Özal iki tarafla da ticari ilişkilerini korumuş ve sürdürmüştür. 90 sonrası ise Türkiye’nin bilhassa terör örgütleriyle mücadele konusunda bölge ülkeleriyle arası açılmıştır.

PKK terör örgütünün, Irak ve Suriye’de konuşlanması Ankara’daki karar alıcıların en çok şikâyet ettiği konular arasında olmuştur. Türkiye bu bağlamda 1990’lı yıllarda Kuzey Irak’a hem hava hem de kara harekâtları düzenlemiş ve güvenliğini sağlamaya yönelik politikalar üretmiştir. Ancak bilhassa 1990-91 yıllarında önce Irak’ın Kuveyt’e sonra ise ABD’nin Irak’a saldırısıyla sonuçlanan Körfez Savaşı sonrası oluşturulan konjonktür terör örgütlerinin bölgede yuvalanmasına zemin hazırlamıştır.

ABD’nin Çekiç Güç vasıtasıyla Kuzey Irak’ta (32. Paralelin Kuzeyi) oluşturduğu güvenli bölge terör örgütlerinin bir sığınma limanı haline gelmiştir. 2000’li yıllarla birlikte ise Türk Dış Politikası ciddi dönüşümler gerçekleştirmiştir. İlk dönemde yani 2000-2010 arası süreçte Türkiye Avrupa Birliği ile olan ilişkiler zirve yapmış, Türkiye birçok konuda Özal dönemiyle başlayan liberalleşme sürecini devam ettirmiştir.

Ancak 2010 sonrası AB’nin Türkiye’ye karşı tutumunda gerçekleşen değişimler Türkiye’nin dış politika stratejisini de etkilemiştir. Bilhassa Ahmet Davutoğlu’nun 2009 yılında Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte  ‘Komşularla Sıfır Sorun’ politikası oluşturulmuş ve Türkiye’nin yönü AB’den yeniden Ortadoğu’ya doğru kaymıştır.

Bu dönemde bölge ülkeleriyle olan sıkı ilişkiler hem ekonomik hem de sosyo-politik açıdan Türkiye lehine olmuştur. Lakin 2011’de Suriye’de başlayan iç savaşın bölgede terör örgütlerinin yuvalanacağı bir hale doğru evrilmesi Türkiye’nin de bu duruma sessiz kalamayacağı bir durum ortaya çıkarmıştır.

Barzani ve Irak Referandumu

Barzani’nin IKBY’nin kendi kendini yönetme vaktinin geldiğine yönelik düşünceleri ve petrol gelirinin ülkenin güneyiyle paylaşılmamak istenmesi bu referandum için öne sürülen gerekçeler arasında olmuştur. 25 Eylül 2017 tarihinde Kuzey Irak’ın bağımsızlığına dair yapılan halk oylamasında bağımsızlık kararına %92.73 oranında ‘Evet’ oyu çıkmıştır.

Böylece resmi olarak Irak’ın bölünmesi yolunda oldukça önemli bir adım atılmıştır. Ancak Barzani’nin bu projesi uygulamada başarısızlıkla karşılaşmıştır. Refarandum sonrası Türkiye, İran ve Irak Merkezi Hükümeti eş zamanlı olarak ortak politikalar yürütmüştür.

Türkiye, Kerkük-Yumurtalık boru hattını ve hava sahasını kapatmış, Irak merkezi hükümeti ise Kuzey Irak’a askeri operasyon düzenlemiştir. İran ise hem siyasal hem de askeri olarak Irak’a destek vermiş, Barzani güçlerinin bölgede çembere alınmasını ve biraz daha kuzeye çekilmesini zaruri bırakmıştır.

Türkiye’nin, Suriye’deki Varlığı

Türkiye Suriye meselesine başından beri insan hakları, demokrasi ve mülteci sorunlarına sessiz kalmamak bağlamında bakmıştır. Bu bağlamda Türkiye Suriye’den gelen milyonlarca mülteciye kapısını açmış ve bölgeye insani yardımlarını sürdürmüştür. Lakin Suriye konusunda asıl önemli mesele hiç şüphesiz bölgede varlık gösteren terör örgütleri olmuştur.

Bu bağlamda Türkiye ilk olarak 24 Ağustos 2016 tarihinde Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanmasına karşı ‘Fırat Kalkanı’ operasyonunu başlatmış ve başarıyla sonuçlandırmıştır. Bu operasyonun Türkiye’nin kendi içinde gerçekleşen darbe girişiminden hemen 9 gün sonra başlatılabilmesi ise Türk ordusunun operasyonel kabiliyetinin ne kadar güçlü olduğunu gösteren bir başka belirtidir.

20 Ocak 2018’de ise ‘Zeytin Dalı Harekatı’ icra edilmiş ve Türkiye bu harekatı da başarılı bir şekilde tamamlamıştır. Son olarak 9 Ekim 2019 tarihinde ‘Barış Pınarı’ yapılmış ve bu harekât ile Türkiye güneyindeki terör koridoru projesini tamamen etkisiz hale getirmiştir. Türkiye bu operasyonlar neticesinde bölgede oldukça önemli bir aktöre dönüşmüştür. Hem askeri hem de siyasi olarak Ankara’nın eli güçlenmiş ve Ortadoğu’da Türkiye merkezli yeni bir düzen kurulması zaruri olmuştur.

Bu yeni düzende Türkiye’nin ileride savunma yapma ve bölgesel meselelerde kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmesi gerekmektedir. Ayrıca İran ve Rusya gibi ülkelerle olan işbirliği sürdürülmeli lakin bu yapılırken ABD’nin açıktan hedef alınmasından kaçınılmalıdır. Ayrıca her şeye rağmen Türkiye’nin NATO üyeliğinin gerekliliği ve bu üyelikten çıkmanın şimdilik söz konusu dahi olmadığını belirtmek gerekir.

Sonuç Olarak; Sykes-Picot’un Sonu

Sykes-Picot’tan günümüze kadar geçe süreci incelediğimizde önce 2. Dünya Savaşı’na kadar bölgede İngiltere ve Fransa hâkim güç konumunda olmuştur. Ardından 2. Dünya Savaşı sonrası bölgede NATO ve SSCB üzerinden bir mücadele başlamıştır. İsrail’in kuruluşu ve Arap-İsrail savaşları sonrası bölgede İsrail güçlenmiş ve etkili bir konuma yükselmiştir. Önce 1. Körfez Savaşı ve 2003 yılında Irak’ın işgali sonrası ABD’nin bölgede hegemon bir konuma geldiği ifade edilmiştir.

Bu bağlamda 2011’e kadar geçen sürede ABD ve ABD’nin gayri resmi müttefikleri bölgede giderek güçlenmiştir. Ancak 2016 yılından itibaren Rusya, İran ve Türkiye faktörü bölgesel gelişmelere damgasını vurmuştur. Önce Kuzey Irak’ta Barzani hareketinin başarısızlığa uğratılması söz konusu olmuştur.

Ardından ise ABD’nin bölgedeki en büyük taşeron örgütü YPG-PKK’ya Türkiye tarafından darbe indirilmiş ve Irak’tan Akdeniz’e kadar oluşturulacak olan terör koridoru etkisiz hale getirmiştir. Soçi, Tahran ve Ankara zirveleri silsilesiyle gerçekleşen Türkiye-İran-Rusya görüşmeleri de başarıyla sonuçlanmıştır. Bu görüşmeler bölgede bu 3 ülkenin etkisini günden güne arttırmış, ABD’nin bölgedeki gücü ise kırılmış veya zayıflatılmıştır. Bu şartların bir sonucu olarak şu varsayımı ifade edebiliriz.

Artık bölgede Rusya, İran ve Türkiye’nin onay vermediği hiçbir projenin hayata geçmesi söz konusu değildir. Bu bağlamda Sykes-Picot ile kurulan düzen son bulmaya başlamıştır. Yeni düzen ise Ankara-Moskova ve Tahran tarafından şekillendirilmektedir.

Yararlanılan Eserler:

  • Tahir Sezen. Osmanlı Yer İsimleri, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 2017, Yayın No:26
  • Tayyar Arı.  Geçmişten Günümüze Ortadoğu.  Alfa Yayınları, İstanbul. 2004
  • Murat Köylü. ‘Kuzey Irak Kürt Siyasi Hareketinin Türkiye, Irak, İran Ve Suriye Politikası’, Toros Üniversitesi İİSB Sosyal Bilimler Dergisi, C.4, Sa.7, Aralık 2017, s.71-100
  • https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41363443

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here