Tarihsel süreç kapsamında devlet olgusu ve otoritesinde değişim gözlenmektedir. Ulus devlet kavramının ortaya çıkması ile birlikte milliyetçilik kavramı ivme kazanarak milletleri ekleyerek özellikle çok milletli devletler için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Söz konusu süreç 1815 Viyana uyumu ile başlayarak Birinci Dünya Savaşının ardından fiili sonuçları özellikle çok uluslu devletlerden bağımsızlığını kazanan Orta doğu ve Afrika bölgelerinde bağımsızlık düşüncesi vücut bulmuş ve bu bölgede bulunan sömürgeler bağımsızlık sürecine  girerek yeni yüzyıl etkisini gösterirken dahi bağımsızlık mücadelesinden vazgeçmemiştir. Libya halkı, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci dünya savaşı süreçlerinde bağımsızlık mücadelesinin ise devam etmekteyken özellikle Senusiler ve Ömer muhtar bağımsızlık mücadelesinin iki önemli unsuru olmaktadır.
Libya Antik çağdan günümüze kadar sürekli anarşik düzenin içerisinde yaşamını sürdürmekle birlikte sahip olduğu doğal kaynak ve enerji kaynakları açısından çatışma , savaş ve uluslararası odakların ehemmiyetle üzerinde durduğu bu coğrafya tarihsel süreç etkisinde Enerji savaşları gölgesinde güç mücadelesi ve söz konusu enerji kaynaklarının önemi çalışmamızda ele alınacaktır.
Libya’nın bugünkü durumunu detaylı olarak ele alıp, doğru çıktıları elde edebilmek için Libya’nın Arap Baharı hatta öncesi ele alınarak çıktılar oluşturmalıdır. Aksi takdirde Çalışmalar öznel verilerden öteye gidemeyecektir.

Libya ve Bölgede Türkiye'nin Önemi; 5 Libya ve Bölgede Türkiye'nin Önemi; 6

Antik Libya
Berberîler’i bozguna uğratarak 742 bölgedeki Berberî isyanlarını bastırdı(Kavas, 2003: s. 178). Muaviye hâkimiyetinden sonra bölgenin ve bölgede yaşayan halk olana Berberilerin yönetimini Abbasilere geçmiştir fakat değişmeyen en büyük argüman ise isyanların devam etmesidir.  Abbasilerden sonra bölge hâkimi Ağlebiler 908 yılına kadar, (Ceviz, 2011: s. 83). ardından Fatımiler bölgeye hâkim olmaktadır.
Abbasilerin başa geçtiği ilk dönemden itibaren özellikle bölgede hâkim olan çatışma nedeni bölgedeki dini inanış mezhepsel çatışmalardan kaynaklanmaktaydı. Tarih 910 yılını gösterdiğinde Kuzey Afrika’da Fatımi devleti boy gösterdiyse de uzun ömürlü olamamıştır çünkü Fatımilerin asıl amacı İslam hakimiyeti ve bunun için ise Mısır’a hâkim olmaktan geçiyordu. (Seyyid, 1995; s 229)
Bölge hâkimiyeti kısa sürdü bölgeye Eyyübi Devleti ardından Memluklüler idaresine bağlanarak 1551 yılına kadar  bu süreç devam etmiş ve aynı yıl itibari ile Osmanlı devleti hakimiyetine dahil olarak uzun yıllar Osmanlı Devleti himayesinde bölge halkı yaşamına devam etmiştir.
 
İspanya Sömürüsünden Osmanlı Himayesine Kadar Libya
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren yüzyıllar boyunca başarılı fetih politikaları, gerçekleşen fetih ardından uyguladığı başarılı iskan ve bunun gibi başarılı politikalar ile fethi gerçekleşen coğrafyalarda halk tarafından desteklenen bir otorite olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Nitekim Osmanlı Devleti Libya üzerinde hâkimiyet sağlamadan önce üç bölge olarak ele alınmaktaydı, Fizan, Trablus ve Bingazi Osmanlı devletinin bölgeye gelmesi ile bütünlük oluşturarak bugünkü Libya sınırlarına ulaşmış oldu.
İbni Haldun Osmanlı için bölgenin önemini şöyle aktarır: “Osmanlılar Akdeniz hâkimiyetini öyle bir hale getirdiler ki, Batılı denizciler Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremez duruma geldiler” bu söylem aslında Libya’nın önemi değil aynı zamanda Osmanlı devletinin Akdeniz hâkimiyetinin ardında yatan gücü ve Akdeniz için Libya’nın, Libya İçin Akdeniz’in önemli olduğuna da vurgu yapmaktadır.
  1. Yüzyılda(yy) Libya İspanya hâkimiyetinde olmakla beraber Trablus’un işgal sürecinde, “5 Haziran 1510’da Becaye’yi (Buji) ele geçirmeleriyle başlamıştı. Aynı sene İspanyollar Tunus Sultanıyla bir ittifak yapmışlardı. Tunus Sultanı tahtını kaybetme korkusundan Katolik İspanyol Kralı’na tabi olmuştu. 7 Haziran’da 8.000 askerle Becaye’yi terekeden İspanyol komutan Oliveto Kontu Pedro Navarro, Fafinyana’da (Favignana) Napoli ve Sicilya’dan gelecek gemileri eklemeye başladı. Sicilya Kral Naibi’nin gönderdiği bu gemilerin gelmesiyle güçleri artan İspanyollar, Trablus’a hareket ettiler. Venedikli Girolamo Vianelli de Pedro Navarro’ya destek oluyordu” (Bergna, 1985; s. 21).
İspanyol donanması önce malta üzerinden yola çıkmakla birlikte  malta desteği ile birlikte Malta’dan da katılan gemilerle donanma takriben 120 parça gemiye ulaşmıştı. Gemilerde 15.000 İspanyol, 3.000 İtalyan askeri ve diğer maceracılar bulunuyordu. Hıristiyan donanması 24-25 Haziran 1510’da Trablus önlerine geldi. 6.000 asker birkaç saat içinde kuşatmaya başladı. İspanyollar şehre Arap Kapısından girdi (Taş, 2016; s. 37).
Trablusgarp, 1510’da İspanyol işgaline uğramış; 1530’da da Saint Jean Şövalyeleri’nin eline geçmişti. İşgal altında yaşamak istemeyen, Trablusgarp halkı 1519’da İstanbul’a bir heyet göndermiş ve ülkelerini haçlılardan kurtarılarak Osmanlı topraklarına katılmasını istemişlerdi (Uzunçarşılı, 2003; s.293).  İspanyanın zulmünden kaçarak Trablus’un 18 Kilometre(km.) Doğusunda Tacüra kasabasında yaşayan halkın 1510’dan sonra ikinci kez 1519‘da İstanbul’a heyet gönderdi (Bergna,  Çev; Halife Muhammed, 1985; s. 165).
Kanuni Sultan Süleyman yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu 1520 yılında Tacüra’ya destek gönderse de 1534 yılında Libya Osmanlı topraklarına katılacaktı.
 Osmanlı Devletinin Trablus Fethi                                          
Tarihsel arka planında bir çok kez işgale maruz kalan Trablus   faerklı kültürlerce farklı olarak adlandırılmakta şöyle ki;
“Adı Sabratha (Zwagha), Leptis Magna (Lubdah) ve bugün merkezin olduğu yerdeki Oea adlı üç tarihî şehrin Yunanca ifadesine (üçşehir: Tripolis/Tripoli) dayanır. Kelime Arapça’ya Tarâbulus olarak geçmiş, Osmanlılar, Suriye’de aynı adlı şehirle karışmasını önlemek ve batıda yer aldığını belirtmek için “garp” kelimesini ekleyerek buraya Trablusgarp demişlerdir. Avrupalılar ise Orta çağ ve sonrasında Berberistan Tripolisi anlamında Tripoli of Barbary, Tripoli de Barbarie şeklinde adlandırmışlardır. Ayrıca Osmanlılar şehrin merkez olduğu eyalete Bingazi, Fizan ve Kufra adlı bölgeleri de dâhil ederek bugünkü Libya topraklarının tamamını kapsayacak şekilde Trablusgarp adını vermiştir. Avrupalılar da şehri ve çevresindeki toprakları Tripolitiane ismiyle anmışlardı.” (Kavas, 2012: s. 288).
Farklı kültürlerce, Trablus’un adının farklı anılması Kültürel etki yaratmakla birlikte, bölgenin stratejik konum açısından önemi kapsamında da diğer devlet unsurlarının bölgeye hakimiyet mücadelesi kapsamında kendi kültürlerince bölgeye isim verilmektedir.  Nitekim Osmanlı Devleti de Yüz yıllar boyunca hâkim olacaktır.
Kanuni Sultan Süleyman Bölge halkının yardım talebi için İstanbul’a gelen heyeti geri çevirmeyerek, bölgenin fethini gerçekleştirmesi için Turgut Reis’i görevlendirmiş olmakta ve bölgenin hakimiyeti için yaklaşık 40 yıl beklenecektir. Trablus İspanya hamiliğinde bulunan şövalyelerden 1553 yılında, (Cantürk ve Şengül,  2018; s. 46).
Turgut Reis girişimleri ile Osmanlı Devleti haritalarına dâhil edilecektir. Bazı kaynaklara göre ise; Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika’da kalan son toprağı olan Libya 15 Ağustos 1551 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Trablusgarp’ın İspanyollardan almak üzere görevlendirilen Kaptan-ı Derya Sinan Paşa tarafından alınmıştır. Trablusgarp Türk denizcilerinin Cezayir ve Tunus’tan sonra üçüncü korsanlık merkezi olmuştur (Şıvgın, 2006: s. 1).
Osmanlı devleti bölgede uyguladığı en başarılı politikalardan biri ise; Kuzey Afrika’da kendi başlarına hareket eden Yiğit olarak nitelendirilen bireylerin imparatorluk camiasına kazandırdığı, Cezayir, Tunus ve Trablus gibi eyaletler için gelenek kabul ettiği statü de diğer eyalet ve vilayetlerinkinden farklı olmakla beraber Trablus ocağının bulunduğu garp ocakları  hem Osmanlı devletini hem de İslam coğrafyasını haçlı  ordusu veya olası istilaya Siyasî karşı koruma  kalkanı oluşturacak karakol niteliğindeydi.
Garp ocaklarına ayrıca Magrip Ocakları da denilmektedir. ve tarihi literatürde Garp Ocakları hakkında “eyalet, niyabet, emaret, cumhuriyet, krallık, barbar devletleri” gibi anlamlara gelen “régence, régency, barbary régencies, states of barbary, etats barbaresques, régence de Tunisie, régence de Tripoli, royaume d’Alger” gibi adlandırmalar kullanılmıştır.
Osmanlı döneminde garp ocaklarındaki yönetim mekanizması uzun yıllar devam etmiş ve uzaktan yönetime tabi utulan halk kendi aralarında yönetici seçerek dayı olarak adlandırmakta ve seçilen dayı, merkezi yönetim tarafından on aylanmaktaydı bu süreç 19.yy’a kadar devam etmekteydi kaynaklarda bu süreç şu şekilde aktarılmaktadır.
‘‘Trablusgarp’ta ise, 1551’den 1609’a kadar merkezden tayin edilen beylerbeyiler dirayetli bir yönetim kurarlar. 1609’da yeniçerilerin isyanı sonucu kendi aralarında seçtikleri bir kişiyi dayı yaparlar. Dayı-beylerbeyi olarak İstanbul tarafından onaylanır. Dayılık-beylerbeylik rejimi 1711 yılına kadar sürmüştür. 1711’de Karamanlı Ahmet Paşa ile bircilikte kuloğlu soyundan yerel bir hanedan işbaşına geçmiştir. 1855’e kadar süren dönemde irsen her paşanın ölümünde, yenisi ulemanın görüşü, halkın tasvibi alınarak askerler tarafından seçilmiş ve bu seçim Padişah tarafından tasdik edilmiş, tevcih fermanı, hil’at ve hediyeler gönderilmiştir. 1830’da Cezayir Fransa tarafından işgal edildiği zaman, Osmanlı hükümeti Doğu Akdeniz’de tutunabilmek için, Kuzey Afrika’daki egemenliğini güçlendirmeyi hayati bir zaruret olarak görmüş ve süratli bir askeri hareketle 1835’te Karamanlı ailesinin yönetimine son vermiştir. 1855-1911 arasında Trablusgarp merkeze bağlı bir vilayet olarak yönetilmiştir. Ancak XIX. yüzyılın sonlarına doğru İtalyan kolonisi ve İtalyan kültür, eğitim, ticaret kuruluşları Trablusgarp’ta artmıştır’’ (Safi,  İstanbul 1910; s. 31).
XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika ile olan bağlarını Trablusgarp’ta merkezi yönetimi güçlendirerek korumaya çalıştığı görülmektedir. 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile Trablusgarp bir eyalet olarak yeniden teşkilatlandırılmıştır. 1877 tarihli bir kanunla da Bingazi ve Derne doğrudan İstanbul’a bağlı bir sancak haline getirilmiştir. Böylece Libya olarak bilinen ülke Trablusgarp Eyaleti ve Bingazi Sancağı şeklinde iki yönetim birimiyle XX. yüzyıla intikal etmiştir (Şıvgın, 2002: s. 274).
Bu husussa binaen söz konusu Afrika’da yönetim ve denetim arttırılarak beş yönetim noktası ve kırk kaza oluşturulmuştur.
  1. yy. itibari ile dünya özellikle Avrupa sömürgecilik yarışına girdi. Sanayi inkılabının etkisi ile üretilen malların dış pazara satılma işlemini gerçekleştirmek için sömürü arayışına girdi. Özellikle İtalya sömürgecilik yarışında Habeşistan işgalinde başarılı olamayınca Kuzey Afrika’ya doğru yönelecektir. Bölge üzerinde Fransa’nın ve İngiltere’nin hâkimiyet mücadelesi kapsamında Cezayir ve Tunus üzerinde sömürü faaliyeti gerçekleştiremeyeceğini anlayan İtalya Trablus’a yönelecektir.
19.yy. Osmanlı Devleti’nin çöküş yaşadığı yy olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin zayıf bir durumda olması ve patlak veren Balkan Savaşları Afrika’daki bu son eyaletin savunulmasını zorlaştırmıştır. Uşi Antlaşması ile eyaleti ele geçiren İtalya, Sevr Antlaşması ile de bu ülke üzerindeki Osmanlı hukukunu ortadan kaldırmıştır. (Sertoğlu, 1986; ss. 346-347).
Trablusgarp 19yyda özellikle merkezi yönetim açısından zayıflayan Osmanlı devleti mısırda gerçekleşen isyan sonucunda Trablusgarp’ı doğrudan merkeze bağlamaktaydı. 19yyda uluslararası arenada tamamen zayıflayan Osmanlı ve bu durumu fırsat bilerek bölgeye doğru hareket eden İtalyanlar mevcut olmakta, ad hoc diplomasi ile yürütülen İtalyan işgal girişimi 1911da işgal ile sonuçlanmaktaydı (Çaycı, 1995; s. 121).
20.yy’da etki gücü zayıflayan Osmanlı balkan savaşları, gücünün zayıflaması gibi durumlardan ötürü Uşi anlaşması ile İtalya’ya Trablusgarp’ı vermek durumunda kalarak serv anlaşması ile hukuku olarak Osmanlı devletinin bölgede varlığına son verilmektedir. (Sertoğlu, 1986; s,147)
Sonuç;
Uzun yıllar halk Osmanlı hâkimiyetinde, huzur, refah ve istikrar içinde yaşamıştır.  Osmanlı Devleti’nin fethi ile birlikte Trablus, Fizan ve Bingazi üç ayrı bölge olmaktan çıkarak tek bir merkezde birleşmiş, günümüzdeki Libya sınırlarını oluşturmuştur. Kuzey Afrika topraklarında stratejik açıdan önem arz eden Günümüzde Libya olarak anılan bölge Osmanlı zamanında ilk kez kullanılacak olan bir yönetim şekli olan dayılık ile yönetilecektir.  Dayılık yönetiminin esas alınmasının en büyük nedeni bölgenin sosyo – kültürel yapısı ve mevcut dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Merkeze bu denli uzak olan bir coğrafyada olası İsyan, İşgal durumlarına karşı mevcut dinamiklerin ele alınarak bir yönetim mekanizması oluşturulması kaçınılmaz bir gereklilik olmaktadır.  Dayılık adlı yönetim Libya’da 1611 yılında uygulanmaya başlamıştır.
Kuzey Afrika’nın stratejik açıdan önemli ülkesi Libya, sadece coğrafi konum açısından değil kültür mirası açısından da önem arz etmektedir. Öyle ki bölge M.ö olduğu gibi  M.s da öneminden söz ettirmekte ve bir çok devlet unsurunun  bölgeye doğru fetihler düzenlemeye ve  yönetimi zor olan bölge hakimiyetini sağlamak için çeşitli politikalar yürütmekteydiler. Bölge halkı uzun yıllar bir çok devlet otoritesi altında yaşamını devam ettirmiş olsa da Osmanlı devleti, hakimiyeti ve uyguladığı politikalarla  dört asır boyunca bölgeye hakim olduğu ve günümüzde dahi esintilerine bölgede rastlanmaktadır öyle ki Muammer Kaddafi, 8 Mart 2011 tarihinde Trablus Rıxos Al Nasr Otelinde, TRT  muhabiri Mehmet Akif Ersoy’a verdiği demeçte “Türkler ile ortak bağının  olduğunu ve bu bağın Osmanlı devletine kadar geçmişi olduğunu” dile getirmektedir.
Bölge ile tarihi yakınlığımızın olması, Uluslararası arenada çözülmez denilen sorunlara karşı çözüm oluşturmasını da kolaylaştıracaktır. Buna bağlı olarak Türkiye’nin Libya üzerinde askeri, ekonomik ve siyasal varlığını güçlendirmesi gerekmektedir. Söz konusu nüfuz etme ve bölgede yaşanan olaylara karşı kayıtsız kalınmamakla birlikte yine bölgede yaşanacak anlaşmazlıklar Türkiye Cumhuriyeti’nin   ara buluculuğunu üstlendiği Uluslararası kuruluşlarla diplomasi masasında Avrupalı devletlere nazaran etkinliği daha fazla olması kaçınılmazdır. Çünkü; ekonomi, siyasal veya askeri alanda caydırıcılık veya fayda sağlayabilecek konumda olmaktadır. Devlet veya Uluslararası Örgüt unsurları her ne olursa olsun Tarihi göz ardı edemez ve bölgede alınacak kararlar için Diplomasi masasında Türkiye Cumhuriyeti’ne de yer vermek durumundadır.
Kaynakça
Ceviz, N. (2005). Modern Libya Edebiyatı, Ankara: Aktif Yayınevi.
Çaycı, A. (1970), Büyük Sahra’da Türk-Fransız İlişkileri (1858- 1911), Erzurum:                                 Türk Tarih Kurumu
Kavas, A. (2012). “Tunus-Osmanlı Dönemi”, DİA, C.XLI, İstanbul: Tasam Yayınları
Kuran, E. (1957). Cezayir’in Fransızlar Tarafından işgali Karsısında Osmanlı Siyaseti,       İstanbul:  İUEF Yayınevi
Kurtcephe, İ. (1995). Türk –İtalyan ilişkileri 1911- 1916, Ankara.
Şıvgın, H. (2002).  “Trablusgarp Savaşı”, Türkler, C. XIII, Ankara: Yeni Türkiye Yayınevi
Şıvgın, H. (2006). Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk-İtalyan İlişkileri, Ankara: Atatürk     Araştırma Merkezi Yayınları,
Tuğ, S. (1969). İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul: İslam Araştırma Enstitüsü
Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, (1981). Osmanlı Devri 1911-1912 Osmanlı- İtalyan        Harbi, Ankara: Genel Kurmay Yayınları.
Uzuncarsılı,İ.H. (1988). Osmanlı Tarihi, C. III/II, Ankara: TTK Yayınları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here