Bu çalışma İran ekseninde Orta Doğu’da yaşanan süreci Humeyni Devriminin stratejik açılarından ele alıp o süreçte yaşanan olayları son dönemlerde yaşananlara bağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca bu çalışmada Devrim Muhafızları Ordusu ile başlayan süreçte, günümüze kadar uzanan İran Proxy’lerinin stratejik derinliğinden bahsedilmektedir.
İran en fazla ‘prox’ye sahip olan ülke olarak bilinmekte. Peki İran bu duruma nasıl geldi? Hangi ülkelerde etkin. Hangi ülkelerde savaşıyor ve gücünün kaynağı ne?
İran konumu itibarıyla Kuzeyinde Hazar Denizi’ni Güneyinde ise petrol denizi kabul edilen Basra Körfezi’ni bulundurur. Asya’nın kapısı konumundadır. Bu yüzdendir ki tarihten günümüze birçok uygarlık bu bölgeyi ele geçirmek için mücadele etmiştir.
İran toprakları tarihte birçok güce ev sahipliği yaptı. Medler, Persler, Sasaniler, Safeviler. Yine Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı köklü bir tarihi olan İran’ı ele geçirmek için adımlar atsa da başarılı olamadı. Yani İran bölgede tarihi olan ciddi bir güç.
Türkler İran topraklarında birçok hanedanlık kurmuşlardır. Son hanedanlık Kaçar Hanedanlığı’dır. Bu hanedanlık İngiliz destekli 1921 darbesiyle yıkılmış, Rıza Pehlevi İngilizlerin de gücünü arkasına alarak 1925 yılında İran Şahı olmuştur. Böylece Türklerin etkisi yıkılmıştır.
Rıza Pehlevi aşırı Fars milliyetçisiydi. Türkçeyi, Arapçayı, bölge dillerini yasaklamış, Farsçayı mecbur kılmıştı. Sanayileşmeye de önem veriyordu. II. Dünya Savaşı’na kadar Birleşik Krallık ile Rusya arasında seçim yapmamış, dengeyi öne çıkaran bir dış politika yürütmüştür. Ancak Almanların güçlenmesiyle taraf değiştirmiş, böylece Birleşik Krallık ve Rusya tarafından İran’ın işgalinin önünü açmıştır.
Birleşik Krallık ve Rusya Rıza Pehlevi’yi makamından etti, sonra da ülkeden gönderdi. Yerine de oğlu Muhammed Rıza Pehlevi getirildi. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi daha demokratik bir bakış açısına sahipti. Ülke içindeki özgürlüklere çok ket vurmadı. Böylelikle İran’daki birçok şeyin temelini atacak olan olgular burada gelişti. Marksizm gibi görüşler ilk kez korkulmadan konuşulmaya başlandı.
Bir yandan Milliyetçi Cephe yükseliyordu. Milliyetçi Cephe’nin lideri Muhammed Musaddık başbakan oldu. Musaddık bağımsızlıkçı davrandığı için ABD ve İngiltere tarihte “Ajax Operasyonu” adı verilen örtülü operasyonu gerçekleştirdi ve İran’ın içişlerine müdahale etti. Batı’nın sık sık İran’ın içişlerine karışması, yönetimi değiştirmesi ve belirlemesi İran halkı tarafından tepkiyle karşılanıyordu. İlk kez “Halkın Fedaileri” gibi milis güçler kurulmaya başladı. Şah’ın emperyalist güçlere karşı ses çıkarmaması büyük tepki gördü.

Halkı Şah Muhammed’den koparan esas olay ise Ak (Beyaz) Devrim ile gerçekleşti. İran’ın sosyolojisinin çok dışında olan reform paketi halk ile Şah’ın arasını açtı. Özellikle köylüleri ve orta sınıfı daha da fakirleştiren bu paket Humeyni’nin önünü açtı. Humeyni verdiği vaazlarda Şah’ı ağır şekilde eleştirmeye başladı. Halktan da istediği desteği görüyordu. Şah’ın kurmuş olduğu SAVAK istihbarat örgütü Humeyni’nin bu başkaldırı hareketlerini gördü ve Humeyni’yi tutukladı. Daha sonra da idama mahkum edildi. İdamı engellemek için Humeyni din toplulukları tarafından “En Büyük Ayetullah” ilan edildi. Şah da buna karşılık Humeyni’yi asmak yerine Irak’a sürdü. Humeyni bu süreç içerisinde ses kayıtları ve yazılarını İran’a sızdırdı ve halktan uzaklaşması bu şekilde engellendi. 
Humeyni şii ulemanın sünni ulema aksine devlet teorisi geliştiremediğini biliyordu. Bu yüzden %98’i şii olan İran üstünde devlet teorisi geliştirdi. Şii siyasal düşüncesinde Veyalet-i Fakih düşüncesi hakimdir, İmam Mehdi’nin dünyaya bir gün döneceği iddia edilir. İmam Mehdi dünyaya dönene kadar yönetimin kimde kalacağı her zaman tartışma konusu olsa bile Humeyni İslam Fıkhında Devlet kitabında şeriat kanunlarına göre yönetilen bir devletin kurulabileceğini ve din adamlarının devleti yönetebileceğini anlatmıştı. O dönemde birçok kimse tarafından okunan bu kitap devrimin temel kitabı oldu. Kitapta Humeyni, Şah’ın İran’a ihanet ettiğini, emperyalist devletlerin Müslümanları sömürmesine yardım ettiğini iddia ediyor ve Şah’a karşı ayaklanılması gerektiğini anlatıyordu.
1961 yılında komünistler ve İslamcılar Şah’a karşı ittifak yapmaya başladı. Sokak gösterileri de bu dönemde hızlandı. Yer yer nabız çok yükselse bile Şah kontrolü kaybetmiyordu. 1971’de bu gösterilerin dozu arttı. Yurt dışındaki gençler de Şah’a karşıydı. Öğrencilerin birçoğunun Şah’a karşı olması, kırsal kesimdeki ailelerin Mollalar tarafından kontrol altında tutulması, gelecek nesillerin de Şah karşıtı yetişmesi Şah’ın yavaş yavaş kontrolü kaybetmesine sebep oldu.
1979’da üniversitelerde ders yapılamaz hâle geldi. Üniversitedeki öğrencilerin, halkın yanında ordu içindeki sol görüşlü subaylar da protestolara katıldılar. Özellikle İran Hava Kuvvetlerinde inanılmaz bir Şah karşıtlığı hakimdi. Halk geceleri de sokakta bekliyordu. Bazı ordu subayları silah depolarının kapılarını açıyordu. Artık halkın sokaktan çekilmemesi, protestocuların silahlanması ve ordunun kendi içinde bölünmesiyle birlikte Şah 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etti ve Kahire’ye kaçtı.
1 Şubat 1979’da da Humeyni sürgünden döndü. Uçaktan indi ve İran’da bir kahraman gibi karşılandı. Kendisine bir gazeteci “Ne hissediyorsunuz?” diye sordu, “Hiç” diye cevap vererek birçok insanı şaşırttı ve ardından “Ben hükümet tayin ederim ben Şah hükumetinin ağzına vururum” demesiyle birlikte izleyeceği yolu herkese açıkladı. Havalimanının bir numaralı terminaline indi ve blazer tipi araca bindi.
Humeyni’nin gelmesi için 25 Ocak bekleniyordu ve öncesinde önlemler alınmıştı. Bineceği araç kurşun geçirmez camlar ve çelik plakalar ile donatılmıştı. 10 motor, 8 araç da eşlik edecekti. Humeyni araca binmeden önce de zorlandı. Normalde havalimanından çıkışta bu araca bindirilmesi planlanıyordu fakat havalimanında kendisini kahraman gibi bekleyen halk büyük bir taşkınlık yaratmıştı. Bunun üstüne araç piste getirildi ve Humeyni resmen oradan kaçırıldı.
Kalabalık Humeyni’yi yolda da rahat bırakmadı. Onu bir kahraman gibi gördükleri için sık sık arabanın önünü kesiyorlar, arabanın üstüne çıkıyorlar, camlara vuruyorlardı. Birkaç insan arabanın ilerlemek istemesinden dolayı ezilmişti. Humeyni ise bir mezarlığa gidiyordu. Neredeyse altı milyon insan sokağa döküldüğü için Humeyni istediği yere ulaşamadı ve araba istop etti. Arabanın yanına helikopter indirildi ve Humeyni helikoptere bindirilip kaçırıldı. Halk kendisine inanılmaz büyük bir sevgi gösteriyordu. Ancak böyle uzaklaşabildi.
Humeyni 9 Şubat’a kadar bir okulda insanları kabul etti. Onlarla görüşmeler yaptı. Kalabalık Humeyni’ye kimseyi yaklaştırmıyordu. Şah’a bağlı ordu kuvvetleri de bir şey yapamıyordu. Hatta öyle ki okulu hedef almak isteyen bir tank okulun caddesinde parçalanmıştı. 10 Şubat’ta hava kuvvetleri tamamıyla Humeyni’ye biat etti. Bunun üstüne muhafız alayı intikam için hava kuvvetlerine saldırı düzenledi. Küçük çaplı bir iç çatışma yaşandı ve halkın hava kuvvetlerine yardımıyla muhafız alayı geri çekilmek zorunda kaldı.
Buna rağmen Humeyni çatışma sonrası askeri yönetimi kabul etmeyeceğini duyurdu ve halk da Humeyni’nin arkasından gitti. Böylece devrimin ayaklarından olan sol görüşlülere ilk darbe vuruldu ve akabinde 11 Şubat’ta tutuklamalar başladı. Tutuklamalar hem ordunun üst düzey subaylarına yapılıyor hem de eskiden bürokraside, siyasette bulunan kişileri kapsıyordu. Tutuklanan kişiler aceleyle idam ediliyordu. Birçok insan kendisini açıklamaya fırsat bulamadan tarafı gözetilmeksizin idam edildi. Taraf değiştiren subayların güvenilirliği sorgulanmaya başlandı. Şah’a ihanet eden askerlere güvenilmiyordu ve bu durum da bugün günümüzü etkileyen, Orta Doğu’da ciddi gücü olan İran Devrim Muhafızlarının kurulmasına yol açtı.
İlk fikir şubatta çıktı. 15 Nisan 2019’da Amerika Birleşik Devletleri tarafından terör örgütü ilan edilen İran Devrim Muhafızlarının 28 Şubat 1979’da kurulması planlandı ve ilk adım atıldı. Ordudan bağımsız, devrimi korumak için böyle bir yapı oluşturulmuştu. Henüz halka açıklanmayan bu yapı önce bağımsız silahlı güçleri tespit etti, yavaş yavaş bünyesine kattı. Birçok silahlı oluşumun birleşmesiyle birlikte 5 Mayıs 1979’da resmi şekilde kuruldu. Ülke içinde kurulur kurulmaz bazı çatışmalara girişti. Devrimi savundu. İran ordusu ile Devrim Muhafızları arasında bir çekişme başlasa bile Devrim Muhafızları ağırlıklı olarak eksiklerini İran ordusundan kapattılar.
İran ordusunda kalan ve devrime gönül veren subaylar Devrim Muhafızlarına büyük yardımlarda bulundu. İran anayasasının yazılmasıyla birlikte anayasanın 150. maddesinde geçen bilgilere göre Devrim Muhafızlarının varlığı da resmi şekilde tanınmış oldu. Irak ile girişilen savaşa kadar bu muhafızlar ülkenin çeşitli yerlerinde kontrol sağladılar.
Ülkede birçok şey de değişti. Kadınların bazı hakları kısıtlandı. Din temel görüş olarak esas alındı ve sol gruplar bunları engellemek için adım attıysa da destek görmediler. Böylelikle Humeyni İran’ı tamamen ele geçirdi. 30-31 Mart 1979’da yapılan referandumlar ile de İran’ın İslam Cumhuriyeti olması kesinleşti. Bu Humeyni’nin sol görüşlere karşı aldığı ilk zafer sayılabilir. Zaten sonrasında da sol kendi arasında parçalandı ve Humeyni’ye karşı duramadı. Devrim Muhafızlarının kurulmuş olması ve büyük güce sahip olması Humeyni karşıtı her başkaldırının başarısız olmasını sağladı. Devrimden kısa süre sonra Irak ile de savaş çıkınca milliyetçiler mecburen Humeyni ile saf tutmak zorunda kaldılar.
Milliyetçi cenahın bu şekilde Humeyni’nin tarafına geçmesi sonrası bir de ABD ile elçilik krizi patlayınca solcuların ikiye bölünmesi gerçekleşti. Kimi solculara göre bu Humeyni’nin oyunuydu kimine göreyse anti-emperyalist bir hareketti. Öyle veya böyle Humeyni büyük bir güç elde etti. 1979 yılının Aralık ayında da Humeyni’nin liderliği resmen onaylandı. 1980 yılının ilk aylarında da sol tarafa tamamen saldırı başlatıldı, öğrenciler dahi tutuklandı. Çıkan olaylarda 20 öğrenci öldü. Bu olaylar 1981 yılına kadar devam etti. Irak ile savaş varken bile İran’da birçok gösteri oluyordu. Devrimin ters teptiğini gören ve yeni çıkan yasalara karşı olan kişiler sesini duyurmak istiyordu ama Humeyni’nin tavrı netti. Acımasızca bu girişimleri bastırdı. Bazı kaynaklarda 1981 ile 1985 yılları arasında İran’da çıkan olaylarda 10 bine yakın İranlının yine İran güçleri tarafından öldürüldüğü yazılıdır.

Humeyni başta sol tarafla iyi geçinmiş, gücü ele geçirince de sol cenahı saldırı altına almış ve yenmiştir. Humeyni sol tarafı parçalarken de akıllı bir strateji izledi. Önce kendisine karşı olanları temizledi, liderliğini tanıyanlarla iyi iletişim kurdu. Kendisine karşı olanları bastırdıktan sonra liderliğini tanıyan marksistlere bile acımadı. Onları da düşman gördü. Şah’ın devrilmesinde ulema sınıfı kadar katkısı olan sol taraf bir anda yönetimi kaybetti ve kimisi idam edildi, kimisi hapse atıldı kimisi İran’dan kaçtı. Humeyni ise akıllı stratejisinin karşılığını alarak İran’da tek güç oldu ve istediğini yapmaya başladı.
Humeyni’nin aklındaki politika bütün ezilen Müslümanların lideri olmaktı. Bu doğrultuda “Ne şark ne garb” yani “Ne doğu ne batı ama İslam Cumhuriyeti” görüşünü esas aldı. Ezilenlerin yanında olması SSCB ile İran’ı yakınlaştırdı. Bir diğer yandan Irak ile İran arasında çok ciddi sınır sorunları vardı. İran, Şah Döneminde Batı’nın, hatta direkt ABD’nin desteğini aldığı için Irak, İran ile ters düşemiyor gelecek tepkiden çekiniyordu. Fakat devrim sonrası Irak’ın eli güçlendi. İran ise müslüman ülkelerin liderliğini yapmak isterken önündeki en büyük engel Irak’tı, hem Arap olması hem de güçlü bir orduya sahip olması İran için sıkıntıydı. Bir diğer yandan Irak’taki şii nüfusunun fazlalığı İran için bir avantajdı.
İran, Irak’a gözünü dikti. İran’ın önde gelen dini liderlerinden Sadık Khalkhali Irak hakkında şunları söylüyordu: “Biz İslam’ın doğru yolunu aldık ve amacımız bölgede İslam’ın yayılmasının önündeki en büyük engel olan Saddam Hüseyin’i mağlup etmektir.” Bu doğrultuda iki ülke de birbirine bileniyordu. İran Devrim Muhafızları, İran içinde Araplarla savaşırken Irak’ın Arapları desteklemesi ve DMO’nun (Devrim Muhafızları Ordusu) da karşılık olarak Irak’taki şiileri kışkırtması nabzı iyice yükseltmişti. Bir de üstüne Irak Başbakan Yardımcısına başarısız bir suikast düzenlenince artık kılıçlar kından çıktı.
Saddam her konuşmasında İran’ı hedef alıyor, İran’ın Irak içişlerine karıştığını belirtiyordu. 22 Eylül’de Irak kuvvetlerinin İran’ı vurmasıyla savaş başladı. Savaş başladığı anda her iki ülke de sivil hassasiyeti göstermedi. Özellikle Bağdat ve Tahran uzun süre vuruldu. Sivil ölümleri önü alınamaz seviyeye geldi. Özellikle sivil bölgeleri tercih ediliyordu.

Savaş bittiğinde 1 milyon insan hayatını kaybetmiş olacaktı. Savaşın en önemli noktalarından bir tanesi Irak’ta çıkan Kürt isyanları oldu. İran bu isyanları değerlendirerek Irak topraklarına girdi. Saddam da bunun karşılığı olarak El-Enfal operasyonları kapsamında Halepçe’yi kimyasal silahlar ile vurdu. Bu saldırılar Kuzey Irak’ın dünya tarafından tanınmasına yol açtı ve bugünün temellerini atan başka bir olay olarak tarihe geçti.
Bir diğer yandan Suudi Arabistan ve Kuveyt, Irak’ı parasal anlamda savaş boyunca desteklediler. Suriye, İran tarafındaydı. Irak-İran Savaşı’nın Hürmüz Boğazı üzerinde bulunan diğer devletlere ait gemilere de zarar vermesi savaşın uluslararası boyutlara ulaşmasına neden oldu. Savaş dünya enerji piyasasını doğrudan etkiliyordu. Bu yüzden araya girmeye başlayan devletler oldu. Diğer devletler savaşın bir an önce bitirilmesi konusunda baskı yapınca ve tarafların savaş öncesi sınırlara çekilmesini bildirince taraflar barış arayışına girdi.
İran, 1988’de barışa hazır olduğunu ve BM’nin kararını uygulayabileceğini açıkladı. Irak’ın da bölgedeki diğer devletlerin kendisine yaptığı baskılar sonucunda uluslararası kararı kabul etmesiyle 1988’de savaş sona erdi. Bu savaşın sonuçları bugünlerde olan birçok şeyin nedeni konumundadır. Birçok savaşa da temel atmıştır. Öncelikle İran’ın Devrim Muhafızları bu savaşta tecrübe ve güven kazanmış, bugünlerde Orta Doğu’daki etkinliklerinin temellerini bu savaşta atmışlardır. Devrim Muhafızlarının bugünkü komuta kademesi bu savaşta sırt sırta çarpışan kişilerdir.
Irak’a gelince, Irak kendisini destekleyen Suudi Arabistan ve Kuveyt’den borç üstüne borç almıştır. Saddam bunları “dostluk için hibe” olarak görürken bu iki ülke borç olarak nitelendirmiştir ve savaş başarısızlıkla sonuçlanınca, Irak üstüne bir kriz başlamıştır. Suudi Arabistan ve Kuveyt’in borçların ödenmesini istemesi, Irak’ın savaş sonucu çöken ekonomisi ve buna karşılık verememesi Saddam’ın Kuveyt’e girme sebeplerinden birisiydi. Sonuç olarak Saddam’ın bu saldırgan politikası elinde patlamıştır.

Araplar, Irak’ın bu saldırgan politikasına karşı ABD’yi bölgeye çağırmış, ABD’nin bölgeye gelmesiyle birlikte Orta Doğu’da bambaşka bir denklem ortaya çıkmıştır. İran’ın da rol alacağı 2003 Irak Savaşı’na temeller atılmıştır. Saddam için kum saati başlamıştır. İran’daki ulemalar ise Irak ile çıkan savaşta Arap ülkelerinin konumu yüzünden Humeyni’nin ortaya attığı görüşü biraz daha revize etmiş ve “Şii Hilali” olarak İran’ın dış politikasını güncellemiştir. Sünniler ile aralarına ciddi bir duvar örmüşlerdir. Humeyni öldükten sonra “tüm müslümanları birleştirme” politikası çöpe atılmış, “Tüm şiileri birleştirme” politikası başlamıştır. Şii Hilali deyince anlaşılması gereken jeopolitik bir terimdir. İran’ın nüfuz arttırmak istediği bölgeleri, ülkeleri temsil eder. Irak, Suriye, Yemen, Bahreyn ve özellikle Lübnan bu bölgenin içerisindedir. İran Şii Hilali’ni oluşturma yolunda birçok ‘proxy’e sahiptir ve birçok alanda savaşmaktadır.
İran’ın bugün Orta Doğu’daki birçok politikası “Şii Hilali” ile ortaya çıkmıştır. Sünni ülkelerin tutumundan sonra bölgede yalnız olduğunu düşünen İran birtakım savunma stratejileri üretti. Bu stratejilerden en önemlisi roket ve füze üretimini hızlandırmak oldu. Kapasiteyi sürekli arttırmayı hedeflediler. Bunun üstüne Rusya ile anlaştılar. Rusya ile yapılan anlaşma sonrası nükleer güç için de ilk adımı attılar. Uranyumu zenginleştirmeye, işlemeye başladılar.
Bir diğer yandan Irak ile yapılan savaşta kendini kanıtlayan Devrim Muhafızları güçlendirilmeye başlanmıştır. Muhafızlar kara, hava ve deniz olarak ayrılmış; her geçen gün güçlendirilmiştir. Bir de bunun üstüne bu muhafızlara bağlı Kudüs Gücü Tugayları kurulmuştur. Bu tugaylar İran’ın yurt dışında operasyon yapan gücüdür. Proxylerin doğrudan bağlı olduğu yapı Kudüs Gücü’dür. İran Silahlı Kuvvetlerinin yanında yer alan İran Devrim Muhafızlarına bir de “Besic” adı verilen bir yapı eşlik eder. Devrimi gelebilecek bütün tehditlere karşı korumak için kurulan, gönüllü insanların oluşturduğu silahlı bir güçtür. Herhangi bir resmiliği de yoktur. Özellikle İran’da gerçekleşen 2009 olaylarında Besic’in birçok insanı öldürdüğü ama resmi bir yapı olmadığı için kimsenin elinden bir şey gelmediği, muhalifleri baskılamakla da görevli oldukları, direkt İran rejimine bağlı olduğu birçok kaynak tarafından iddia edilir.
90’lı yılları daha çok üretmek ve orduya yatırım yapmakla geçiren İran’ın bir başka stratejisi başka ülke topraklarında savaşmaktı. ABD’nin Orta Doğu ile yakından ilgilenmesi ve savaş çıkma ihtimali İran’ın daha iyi hazırlanmasını sağladı. İran’ın komşularından birisi olan Afganistan ilk müdahale alanı oldu. İran, Afganistan ile köklü ilişkilere sahiptir. Sovyetler Birliği’nin müdahalesi sonucu 2 milyon Afgan İran’a göç etmiştir. Bu göçler sonucunda İran’ın ekonomisi büyük darbe almıştır.
Sovyetler Birliği’nin çekilmesi, Afganistan’da savaşın bitmesi sonrası güç boşluğunu Taliban’ın doldurması İran için tam bir kabus olmuştur. 1996 yılında Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi ile İran’ın düşmanı Taliban’ın Afganistan’daki gücü zirveye ulaşmıştır. 11 Eylül Saldırıları sonrası 2001 yılında ABD’nin sorumlu gördüğü Taliban’a karşı Afganistan’a müdahalesi başladığında İran’ın iki düşmanı Afganistan toprakları üstünde savaşmaya başladı. İran süreci çok iyi takip etti. Taliban’ın devrilmesi sonrası meydana çıktı. Yeni kurulan hükümet ile iyi ilişkiler geliştiren İran, Taliban karşıtı grupları da destekleyerek Afganistan’da güç elde etmeye başlamıştır.
Afganistan’ın yeniden inşasında büyük rol oynayıp Afganistan ile ticareti geliştirmiştir. Hükümet ile ilişkileri geliştiren İran bir diğer yandan Afganistan’da bulunan Hazaralar ile iletişimi kuvvetlendirmiş ve Afganistan’daki Amerikan karşıtlığını üst seviyeye çıkarmıştır. 2001 sonrası 2003’te Irak’ta savaş çıkmasıyla birlikte, yeni cephe Irak toprakları olmuştur. Amerikan askerleri başta Irak ordusunu hedef almış, Saddam’ı düşman görmüştür. Irak ordusunun direnememesi, Saddam’ın kolayca devrilmesi sonrası Amerika’nın karşısına bu sefer Zerkavi’nin kontrol ettiği, tertiplediği sünni güçler çıkmaya başlamıştır. Kendilerine Irak el-Kaidesi diyen bu sünniler Amerikan askerlerinin savaş boyunca yaşadığı en kötü anıların baş mimarıdır.
ABD savaş boyunca sünniler ile sürtüştüğü için şiileri de karşısına almak istememiştir. Bu durum da İran’ın işine yaramıştır. Başta Mukteda es-Sadr liderliğinde Mehdi Ordusu kurulmuştur. Şiileri barındıran bu örgüt, Irak Savaşı süresince bizzat Kasım Süleymani tarafından desteklenmiştir. Hatta Mehdi Ordusu’nun ilk iletişim kurduğu örgütlerden birisi Hizbullah olmuştur. Mehdi Ordusu’nun bazı militanları Hizbullah kamplarına gönderilmiş; silah kullanımı, suikast, haberleşme gibi konularda eğitim almışlardır. Zerkavi’nin şiilere uyguladığı katı tutum sayesinde Irak şiilerinin birçoğu Mehdi Ordusu ile iş birliğine gitmiştir. Zerkavi’nin yaptığı eylemler sonrası Mehdi Ordusu’nun ve diğer İran iltisaklı örgütlerin rağbet gördüğünü fark eden Kudüs Gücü’nün sınırlı şekilde Zerkavi’ye destek vererek Irak’ta bünyesine daha fazla şii kattığı ortaya atılan iddialar arasındadır.
Mehdi Ordusu, ABD ile mücadelede yer almak isteyen şiiler tarafından kurulmuştur. Örgüt sünni örgütlere göre direnişte çok etkisiz kalsa bile Irak’ta ciddi güç elde etti. ABD’nin Irak’tan çekilmesi sonrası IŞİD ile yapılan mücadelelerde de önemli rol oynadı.
İran’ın Irak’ta bulunan başka bir önemli proxysi Irak Hizbullahıdır. Irak Hizbullahı belirli bir dönem Mehdi Ordusu’nun alt yapısı sayılmıştır. ABD’nin çekilmesi sonrası ayrılmıştır. 30 binden fazla militana sahip bu örgütün 10 binden fazla roketi olduğu bilinmektedir. Bir diğer proxy Bedir Tugayları’dır. Bedir Tugayları Irak İslam Devrim Konseyinin silahlı gücüdür. ABD’nin müdahalesi sonrası ciddi bir direniş potansiyeline sahip bir örgüt olduğu için ABD’nin iş birliğine gittiği örgütlerden birisi olmuştur. ABD ile iş birliğine giden örgüt özellikle yeni kurulan Irak ordusu ve Irak emniyetinde çok ciddi yer bulmuştur. Birçok milisini Irak’ın kolluk kuvvetlerine sokmayı başarmış, dolaylı yoldan İran’ın Irak ordusu ve Irak emniyetinde güçlenmesini sağlamıştır. Aynı zamanda bu örgüt 2013 yılında Beşşar Esad lehine savaşması üzere 1,500 militanını Suriye’ye göndermiştir. Suriye İç Savaşı’nda da aktif rol oynamıştır. Örgütün şimdiki lideri Hadi Amiri, Kudüs Gücü’nün lideri Kasım Süleymani ile çok iyi anlaşmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a müdahalesi sonrası Zerkavi, es-Sadr gibi aktörlerin sahaya çıkmasıyla Irak’ta bir iç savaş çıkmıştır. ABD bu iç savaşta dinamikleri tanımadığı için yanlış üstüne yanlış yapmıştır. Nitekim şiiler güçlenmiştir. Şiilerin güçlenmesi sonrası ABD, Irak’tan Irak el-Kaidesi’ni bitirmeden çıkmıştır. Böylece İran’a bir set çekmeye çalışmıştır. Bu durum Irak ve Şam İslam Devleti’ni doğurmuş, İran’ın Irak’ta yeni proxyler kurmasını sağlamıştır.
Irak’ta IŞİD ile savaşan İran proxylerinden bazıları: Lübnan Hizbullahı, Zeynebiyyun Grubu, Sereya el Horosani, Ketaib-i Hizbullah (Suriye’de de savaşıyor, 2003’te kuruldu ve Amerikan ordusuna Irak’ta birçok kez saldırdı), Ketaib-i İmam Ali, Ketaib-i Seyyid eş-Şüheda, Hareket El Nuceba. Bu proxyler sayesinde Irak’ta IŞİD ile aktif savaşılmış, Bağdat’ın düşmesi engellenmiştir. 2017’nin sonundan itibaren Irak’ta İran gücüne darbeler vurulmaktadır. Örneğin es-Sadr İran ile mesafeli ilişki yürütürken Suudlar ile görüşme yaptığı olmuştur. Irak’ın çeşitli yerlerinde İran karşıtı gösteriler de yapılmıştır. Basra şehrinde İran başkonsolosluğu yakılmıştır. Birçok askeri uzman İran’ı Irak’tan atmayı hedefleyen güçlerin yakında Irak’ta bir iç savaş çıkaracağını iddia etmektedir.
2003’te Irak Savaşı çıktıktan sonra, 2006 yılında da İsrail-Lübnan Savaşı çıktı. İran, Irak’ta aktif şekilde savaşırken, Lübnan Savaşı’nda da çok aktif rol oynadı. İran’ın yetiştirdiği Hizbullah bu savaşta İsrail askerlerine kök söktürdü. İsrail’e büyük darbe vurdu. Lübnan Hizbullahı, İran’ın proxyleri arasında en etkin olanıdır. İsrail’e en büyük tehdittir. Lübnan’ın güneyinde bulunan Lübnan Hizbullahı 2006’daki savaştan sonra kat kat güçlenmiş, İsrail’e büyük bir tehdit oluşturmuştur, oluşturmaktadır.
Lübnan Hizbullahı roket, füze ve çeşitli silah ihtiyacını İran’dan karşılıyor. Hizbullah’ın bir numaralı ismi Nasrallah şöyle demişti: “Hizbullah’ın parası, geliri gideri, füzesi silahı her şeyi İran’dan geliyor. İran’ın parası olduğu sürece bizim de paramız var.” Proxyleri ile Orta Doğu’da büyük bir yer tutan İran, Orta Doğu’da oyun kurmak isteyen Batılı devletlerin hedefi durumunda ve Hizbullah’ı geliştirerek bu ülkeleri İsrail üstünden tehdit ediyor. Herhangi bir saldırı yaşaması durumunda İsrail’i vuracağını belirtiyor. İsrail, Lübnan ile yapılan savaştan yenik çıktı. Önce saldırısı durduruldu sonra şehirleri hedef alındı. Mecburen Lübnan topraklarından çekilmek zorunda kaldı. Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin bu savaşta sahaya indiği belirtilir. Hatta İsrail-Lübnan Savaşı çıktığı sırada Irak’taki ABD güçlerine karşı saldırıların seyrekleştiği, Amerikan askerlerinin Irak’taki en rahat günlerini geçirdiği söylenir.
Lübnan Savaşı bittiğinde Kasım Süleymani Bağdat’taki Amerikan yetkililerine bir mektup göndermiştir. Kasım Süleymani’nin Bağdat’a gönderdiği mektupta şöyle yazmaktadır: “Umarım Bağdat’taki huzurun ve sakinliğin keyfini çıkarmışsınızdır. Ben Beyrut’ta biraz meşguldüm de!”
Bölgedeki bir başka savaş Suriye İç Savaşı’dır. Suriye İç Savaşı birçok ülkenin savaştığı, bölgedeki milis güçlerini ortaya koyarak vekalet savaşına girdiği bir savaştır. İran da bu savaştan uzak kalmamış, Suriye İç Savaşı’nın da baş aktörlerinden olmuştur. Savaş önce Beşşar Esad ve ülke içindeki Beşşar Esad karşıtı vatandaşlar tarafından çıkarken daha sonra bazı dokunuşlar ile dışarıdan destek alan milis güçler vs Beşşar Esad savaşına dönüşmüştür.
Milis güçler Batı ülkelerinden destek alırken Esad’ın yardımına İran koşmuştur. İran’ın “başka topraklarda savaşma stratejisi” Suriye İç Savaşı’nda da ortaya çıkmıştır. Kasım Süleymani bir konuşmasında “Suriye’yi kaybedersek Tahran’ı elde tutamayız.” demiştir ve İran’ın Suriye’de bulunma sebebinin güvenlik sorunu olduğunu açıklamıştır. Beşşar Esad 2013 yılına kadar İran’dan resmi bir yardım almasa bile 21 Nisan 2013’te Lübnan Hizbullahı, İran’ın emriyle Suriye İç Savaşı’na fiili olarak girdi.
Suriye ordusu ve Lübnan Hizbullahı, sınırdaki Kusayr kasabasına ortak operasyon düzenledi. Bununla da kalmadı. Bu operasyon sonrası Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, Lübnan Hizbullahı Lideri Nasrallah’a Suriye’ye milis göndermesi konusunda talimat verdi. O gündür bugündür Suriye’de Hizbullah ve İran aktif rol oynamaktadır. Muhaliflerin yenilgisi de bundan sonra başladı.
Kusayr’ın düşmesi sonrası Esad muhaliflere karşı atağa geçti. Bu atak IŞİD ortaya çıkana kadar devam etti. IŞİD’in ortaya çıkışıyla birlikte hem muhalifler hem de Esad büyük darbeler almaya başladı. İran’ın gücü tek başına yetmeyince Rus Hava Kuvvetleri ve Rus Deniz Kuvvetleri de savaşa girdi. İranlı milisleri ve Suriye ordusunu havadan ve denizden desteklemeye başladılar. Sonuç olarak bugünün Suriye haritası oluştu.
Rusya’nın savaşa girmesiyle birlikte destek bulan Esad ve İran proxyleri birçok bölgeyi hem IŞİD’den hem de muhaliflerden ele geçirdi. Özellikle Halep’te Kudüs Gücü’nün birçok militanının öldürüldüğü, İran’ın Halep konusunda büyük güç ortaya koyduğu bilinir. Sonuç olarak Halep muhaliflerden 2016 yılında alınmıştır ve muhalifler için mağlubiyet kesinleşmiştir. Aynı zamanda Şam, Dera, Hama, Deyrizor gibi bölgelerde de İran proxyleri Suriye ordusu ile birlikte ortak operasyon yapmıştır.

Bu proxyler kimdir? Hangi örgütler İran’a çalışmaktadır, kaç bin militana sahiplerdir?

İran, Hüseyin Hamedani’nin verdiği bilgilere göre, 70 bin civarında kişiyi askeri konularda eğitti ve silahlandırdı. Hamedani, bu eğitilenlerin 42 grup ve 128 bölük olarak Suriye’de savaştığını söylemişti.

En önemli örgütler: Suriye Hizbullahı (15 bin militana sahipler), Asaib-i Ehli’l Hak (kuruluşunda 3 bin kadar militan varken bugün 50 bine ulaştığı tahmin ediliyor).

Bu proxyler sayesinde İran, Tahran-Şam arasında bir koridor oluşturabilmiştir. Bu durum İsrail’i çok ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu yüzden son iki yıldır İsrail savaş uçakları Suriye’de belirli bölgeleri vurmak için belirli aralıklarla bombardıman yapmaktadır.
İsrail’in 2018’de Suriye’deki İran güçlerine 2000’den fazla saldırı yaptığı iddia edilmektedir. Suriye İç Savaşı devam ederken 2015 yılında Yemen İç Savaşı çıktı. Arap Baharı sonrası bir otorite boşluğu vardı ve şii Ensarullah Hareketi (Husiler) harekete geçti. Başkent San’a Husiler tarafından ele geçirildi. Husiler bununla da yetinmediler. Ülkenin ikinci büyük şehri Aden’i ele geçirmek için kuşatmaya başladıklarında Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri harekete geçti. Husileri vurmaya başladı. Akabinde Birleşik Arap Emirlikleri de savaşa katıldı. Arap koalisyonu bu ilerlemeden İran’ı sorumlu tutuyordu. İran 2004’ten beri Husiler’i destekliyordu ve iç savaş sonrası desteğini artırdı. Husilere füze, roket, çeşitli silahlar gönderildi. Husiler bu silahlar sayesinde savaşa tutundu. Hatta ötesinde aralıklarla bu füzeler ile Suudi Arabistan’ı vurmaya başladılar.
Yemen’in batısı hâlâ Husiler tarafından kontrol edilmektedir. Bu durum Bab’ül Mendep Boğazı’nda da İran gücü olmasını sağlamaktadır. Bir diğer yandan sürekli vekalet savaşı uyguladığı Suudi Arabistan’ı hedef alabileceği bir pencere elde etmiştir.
Husiler’in sloganı “Allah büyüktür. İsrail’e ölüm, Amerika’ya ölüm, Siyonizme lanet, İslam’a zafer!” şeklindedir. 100 bine yakın militana sahip oldukları, sivil desteklerinin ise yarım milyon insanı geçtiği belirtilmektedir.

İran bu ülkelerin dışında Pakistan’da, Tunus’ta ve çeşitli Güney Asya ülkelerinde de faaliyet göstermektedir. En dikkat çekici olanı birkaç Latin ülkesinde de kısıtlı gücü olduğu iddia edilmektedir. Örneğin İran’ın Meksika’daki uyuşturucu savaşında yer aldığı iddia edilir. Suriye, Irak, Yemen vs. ülkelerde olduğu gibi ağır bir gücü olmasa bile kısıtlı bir güç ile bu bölgelerde de en azından istihbarat faaliyeti yürüttüğü iddia edilmektedir. Buna karşın İran’ın bu kadar yayılmacı olması ABD’yi, İsrail’i hatta Rusya’yı bile rahatsız etmektedir. İran’ın yayılmacılığı Suriye’de İsrail ile Rusya’nın birlikte hareket etmesini sağlamaktadır. ABD ise İran proxylerini bir an önce hedef almak istemektedir. İran kendisine yapılacak direkt saldırıda hem Hürmüz Boğazı’nı hem Bab’ül Mendep Boğazı’nı kapatmakla ülkeleri tehdit etmektedir. Bu durum petrolü yükselteceği için İran’ın savunma stratejisinde bu durum büyük bir koz olarak yer almaktadır. Yani İran direkt hedef alınması durumunda boğazları kapatmayı, İsrail’i hedef almayı ve duruma göre bölgedeki sünni ülkeleri vurmayı kendine savunma stratejisi edinmiştir. 
ABD ile arasındaki anlaşmazlık proxylerinin çok güçlü olmasından kaynaklanır. İran bütün ambargolara, tehditlere rağmen geri çekilmemiş; aksine proxylerini desteklemeye devam etmektedir. Bu durum ABD’yi rahatsız ettiği için Orta Doğu’da önümüzdeki dönemlerde İran’ın proxyleri hedef alınacak, denklemler bunların üstüne kurulacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here