‘’…Türkler, ‘çökmüş ve utanç verici’ buldukları bir imparatorluk geçmişini kasıtlı olarak
görmezden geliyorlar. Bunun yanlış olduğunu kanıtlayacak akademik beceriye ise çok az
akademisyen sahip… Oysa Kudüs, Müslüman yöneticileri tarafından hiçbir zaman ihmal
edilmemiştir…’’

-The Guardian

İlhak ve Batı Şeria 9

Giriş

İsrail’in bölgedeki ilhak planlarının tam olarak hangi gün ortaya atıldığını söylemek güçtür.
Küresel ve bölgesel ölçekli siyaset durağan değil statiktir. Bu sebeple İsrail’in güvenlik ve dış politikalarında stratejik esneklik önemli bir kavram olmaktadır. Kimi zaman işgal ettiği
topraklardan geri çekilirken kimi zaman ise ilhak etmeye devam etmektedir. Örneğin, İsrail,
1979-1982 barış süreci ile Sina’dan çekilmiştir. 2005 yılında Başbakan Ariel Sharon’un
Gazze’den çekilmesine rağmen Filistin topraklarındaki işgali halen devam etmektedir.
Öte yandan Ben Gurion’un etkisinin büyük olduğu İsrail Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin
1953’te hükümete sunuluşundan günümüze kadar, değişiklikler söz konusu olmakla birlikte,
faal bir strateji olduğunu söylemek ise yanlış olmayacaktır. 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan
galip ayrılan İsrail; Mısır’da Sina, Suriye’de Golan ve Filistin’de Gazze, Doğu Kudüs ile
birlikte Batı Şeria’yı işgal etmiştir. BM’nin İsrail aleyhindeki kararlarına rağmen bu bölgeleri
kısmen terk etmediği ve bu sebeple resmi olarak da işgalci olduğu tescillidir. Altı Gün Savaşı ardından BM’nin Filistin lehine vermiş olduğu bazı kararlar vardır. Bunlardan kuşkusuz en önemlileri 242 ve 252 sayılı BM kararlarıdır. 242 sayılı karar gereğince İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği dile getirilmiştir. İsrail’in işgal ettiği toprakları devletine kattığını açıklaması sebebi ile BM 252 sayılı yeni bir karar çıkartmış, bu karar ile İsrail’in tedbirlerinin geçersiz olduğunu savunmuştur. BM’ye ait bu kararlar İsrail’in işgalci olduğunu tasdik etmeleri bakımından önem arz etmektedirler.

İsrail’in ulus-üstü bir örgütün kararlarını veya 1956’daki ABD ve Sovyetlerden gelen
ültimatomları ‘dikkate almamasının’ sebeplerinden biri de iki kutuplu uluslararası sistemde
bir kutup tarafından desteklenmesi ihtimalidir. Keza öyle de olmuştur. Öncelikle Sovyet
Çeklerden, Fransızlardan ve 1967 sonrası Sovyet riskine karşı o dönemde ABD tarafından
destek görebilmiştir.

1) Harita Üzerinden Batı Şeria ve İlhak Planı
İlhak ve Batı Şeria 10
ŞEKİL 1

İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin tarafından 1993’te başlatılan Oslo barış süreci başlatılmıştır.
1995 tarihli geçici anlaşma ile Batı Şeria A, B ve C olmak üzere üç ayrı bölgeye ayrılmıştır. A bölgesi Filistin, B bölgesi Filistin ve İsrail, son olarak C bölgesi ise İsrail yönetimi altındadır. İsrail’in yalnızca C bölgesinde elinde bulundurduğu alan yaklaşık olarak bölgenin %60’ına tekabül etmektedir.

Batı Şeria’nın İlhakı yeni bir olgu gibi lanse edilse de 1993 yılında başlayan Oslo süreci ve
1995’te imzalanan geçici anlaşma ile bölgedeki toprakların %60’a yakını fiilen tek başına
İsrail’in kontrolü altındadır. 2017’den beri adım adım ve sessizce gerçekleştirilmeye çalışılan
ilhak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM’de sorduğu,‘’İsrail’in sınırları neresidir?’’ sorusu ile
tekrardan gündeme taşınmıştır. İlhak planına bahane olarak bölgenin Yahudiler ve Yahudilik
ile tarihi ve dini bağları ortaya atılarak uluslararası kamuoyuna yönelik propaganda
çalışmaları da bunun sonucunda hız kazanmıştır. Hatta yalnızca Yahudilerin değil
Hristiyanların da desteğini almak için sözde kar amacı gütmeyen kuruluşlar harekete
geçirilmiştir. ‘Seçilmiş İnsanlar Bakanlıkları’ gibi kar amacı gütmeyen kuruluşlar vasıtasıyla
İsrail’i desteklenmesi –hatta Kudüs’ün İsrail’in olması için dua edilmesi- istenmektedir. İsa
Peygamberin bölge ve Yahudiler ile bağları argüman olarak kullanılmaktadır. (Glaser)

İlhak ve Batı Şeria 11
ŞEKİL 2

Şekil 1 ve 2’de görülebileceği üzere İsrail hâlihazırda Batı Şeria’nın büyük bölümünü kontrol
altında tutmaktadır. İlhak edilmesi planlanan Ürdün Vadisi’nin büyük oranda kontrolü yine
kendisindedir. Peki statüko böyleyken neden bölgeyi ‘resmi’ olarak ilhak etmek istemektedir?

Gözlemler ve teorilerden yola çıkarsak bunun biri ulusal diğeri uluslar arası olmak üzere iki
önemli sebebi bulunmaktadır. Birincisi, bölgede nüfus artışını teşvik edebilmek adına konut
ihtiyacıdır. İkincisi ve en önemlisi ise İsrail’in sınırlarının meşruiyetinin sorgulanmasıdır.
‘’İsrail’in sınırları neresidir?’’ çıkışı sübjektif bir yaklaşım değildir. Aksine uluslararası
hukuk normlarına dayanan ve Filistin meselesini özetleyen bir sorudur.

2) İlhaka Giden Süreç: İsrail’in ‘başarısı’ mı yoksa Müslüman ülkelerin
‘başarısızlığı’ mı?

İlhak planının ilk adımı olarak Filistin, İsrail ve ABD’nin olduğu bir komisyon kurgulanmış
ve ilhakın hayata geçirilmesi için zemin atılması planlanmıştır. Gerekli şartları sağlaması
halinde bağımsız bir Filistin(!) devleti de öngörülmüştür (Oruç, 2020). Filistin yönetiminin
kesin reddi ile sürecin hukuki bir anlaşmaya dayalı olmasının imkânı kalmamıştır. Buna
rağmen ABD ve İsrail çalışmalara hız kazandırmıştır. Önce Golan Tepesi gibi stratejik bir
nokta ilhak edilmiştir. Yahudi Ulus Devlet Yasası ile de Kudüs İsrail başkenti olarak kabul edilmiş, ABD tarafından küresel sisteme dayatılarak meşruiyet kazandırılması planlanmıştır.

İsrail ile ilhak planının önündeki engellerin ortadan kalkıyor olması kimi teorisyenlerince iki
sebepten ötürü tesadüf değildir. İlk sebep olarak Osmanlı’nın ardından Ortadoğu’nun sürekli
yüzleşmek zorunda kaldığı istikrarsızlığı gösterilebilir. İngiltere ve Fransa’nın çıkarları
ölçeğinde paylaşımlar yapılarak bölgenin demografik yapısı dikkate alınmamıştır. Bunun
sonucu olarak bölge halklarının arasındaki çıkar çatışmaları da derinleşmiştir. Bu
anlaşmazlıklar birçok defa çıkarlar uğruna Filistin meselesinin siyasi bir pazarlık
konusu olarak kullanılmasına yol açmıştır. Bu siyasi pazarlıklar, uluslararası kamuoyu
nezdinde, Filistin’in haklılığına gölge düşürmektedir. Buna bağlı olarak Filistin
meselesinde en başından beri bir konsensüs –ne topyekun savaş ne de topyekun bir barışoluşturulamaması İsrail devletinin oluşmasına ve günden güne genişlemesine yol açmıştır(Kılınç, 2018).İlhak ve Batı Şeria 12

 

Öte yandan istikrarsızlık, küresel aktörlerin bölgede sürekli olarak varlık göstermesine sebep olmuştur. Küresel güçler tarafından bölgenin demografik yapısı dikkate alınmadan
oluşturulan stratejiler ise istikrarsızlığı daha çok perçinlemiştir. Kısacası bir döngü içerisine
girilmiştir. Devlet dışı silahlı aktörlerin ‘kurtarıcı’ kimliğine bürünerek destek bulmaları da
yine küresel aktörlerin tutarsız politikalarından kaynaklanmaktadır. Bu hataların benzer
örnekleri Afganistan’da da gözlemlenmiştir. ABD, milyarlarca dolar ve binlerce askerin kaybı
ile sonuçlanan bu hataların sonucunda Taliban ile masaya oturmak zorunda kalmıştır. Aynı
ABD’nin ise HAMAS ile görüşülmesine karşı çıkması da şaşırtıcıdır.

İkinci argüman ise İsrail Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne atfedilen başarıdır. Bu argüman kimi
zaman komplo teorileri ile kimi zaman ise sağlam temelli çalışmalarla karşımıza çıkmaktadır. İsrail’in, 1973 Yom Kippur Savaşı’nı bir yana bırakırsak, tehditlere karşı önceden haber alma ilkesine dayalı olarak ve anlık çözümler adına stratejik esnekliğe ve gerekli teknik personele sahip olduğu bilinmektedir. Temellerinin atıldığı ilk zamanlardan beri eklektik olarak gelişen İsrail UGS’si, bölgesel ve küresel boşlukları, fırsat ve kriz alanlarını kullanabilecek düzeyde stratejik esnekliğe sahip olduğu gözlemlenebilmektedir.

3) Türkiye-İsrail İlişkilerine Neden Olumsuz Yansıyor?

Yalnızca Batı Şeria değil, Filistin meselesi bir bütün olarak ele alınırsa görülecektir ki
Türkiye ile İsrail ilişkilerindeki en büyük problemlerin başında gelmektedir. Filistin
meselenin ortaya çıkışı İngiliz mandası döneminde Arap-Yahudi çatışmalarının
şiddetlenmesine dayanmaktadır.

Türkiye-İsrail ilişkilerine olumsuz yansımasının ise birçok sebebi vardır. Bir başka deyişle
Türkiye’nin Filistin ve Kudüs davasından vazgeçmemesi için çeşitli sebepler vardır. Bunların
en başında gelen uluslararası antlaşmalardan doğan sorumluluklardır. İkinci olarak bölgenin
günümüzde tarihsel sürece yakışmayacak şekilde dönüşümüdür. Bir diğer sebep ise bölgenin stratejik olarak öneminden kaynaklanmaktadır. Bu sebeplere çok kısa bir şekilde değinilerek açıklık getirilmeye çalışılacaktır.

A) Ahde Vefa

Öncelikle ahde vefa kavramı, hukuk dilinde, uluslararası sözleşmelerde taraf devletlerin
sözleşmeden doğan sorumluluklarını yerine getirmesi olarak özetlenebilir. Birçok ülke kendi
sınırları içerisindeki sözleşmelerde tarafların sözleşmelere uymalarını sağlamak için
yaptırımlarla desteklenmiş çeşitli normlar kabul etmişlerdir. Burada egemen devletin meşru
yaptırım gücü dayanak olarak kabul edilmektedir. Böylelikle tarafların sözleşmeden doğan
sorumluluklarına veya mahkeme kararlarına uymamak gibi bir seçeneği bulunmamaktadır.
Fakat uluslararası ilişkilerde devletlerden daha üstün yaptırım gücüne haiz egemen ulus-üstü bir yapı bulunmamaktadır. Bu yüzden uluslararası mahkeme kararlarını uygulamamak
mümkündür. Buna karşın en etkili çözüm ise küresel ölçekli konsensüs sağlayarak yaptırım
uygulamaktır. Günümüzde -her ne kadar durumun değişme ihtimali konuşuluyorsa da- İran
üzerindeki yaptırımlar örnek olarak gösterilebilir.

İlhak ve Batı Şeria 13

Bu BM kararlarına giden süreci incelersek İsrail’in de BM kararlarına ve uluslararası
sözleşmelere uymadığı gözlemlenebilir. Filistin’deki çatışmaların çözümü için -İngiltere’nin
isteği üzerine- BM tarafından bir komisyon (UNSCOP) kurulmuştur. 29 Kasım 1947’deki
oylama sonucunda BM Genel Kurulu –Arap devletlerinin ve Türkiye’nin ‘hayır’ oyuna
karşın- UNSCOP’un önerisi üzerine Filistin topraklarında iki devlet kurulmasını ve
Kudüs’ün BM’nin kontrolü altında olmasını kabul etmiştir. 1948 yılında, Arap-İsrail
savaşı sonrası, İsrail’in Yahudi Devleti’ni kurduğunu ilanı ile süreç tekrardan BM’de
komisyon vasıtasıyla görüşülmeye başlanmıştır.

28 Mart 1949’da İsrail Devleti, BM’nin 181 sayılı kararına gereğince, de facto olarak
Türkiye tarafından da tanınmıştır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, izlediği
politikalar nedeniyle, Sovyetler Birliği’ni bir tehdit olarak algılamış ve bu nedenle de Batı
tarafında yer almıştır. Türkiye’nin İsrail’i tanıması ve Ortadoğu politikası yine bu ‘Batılı’
olma çabasının yaşandığı ve aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin tehdit olarak algılandığı bir
dönemde oluşmuştur (Koçer, 2003).

Fakat bilinmelidir ki Türkiye’nin kabul ettiği İsrail Devleti’nin sınırları 1947’de karar
verilen sınırlardır. Türkiye daha sonraki İsrail işgallerini tanımamıştır. Ayrıca İsrail’in
başkenti olarak Tel Aviv tanınmıştır.

İlhak ve Batı Şeria 14

B) Tarihe Vefa

Kudüs, Hristiyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik için kutsal bir bölgedir. Bu dinlerin ortaya
çıktığı zamanlardan beri Kudüs uğruna devamlı olarak çeşitli savaşlar yapılmıştır. Kuşkusuz
bunların en kanlı olanları Haçlı Seferleri döneminde yer almıştır. Bölgede Osmanlılardan
önce Emeviler ve Memlükler hakim olmuştur. Osmanlılar, 28 Aralık 1516’da, Yavuz Sultan
Selim’in Mısır Seferinde Kudüs’e girmiştir. Ardından neredeyse 400 yıl Osmanlı hâkimiyeti
hüküm sürmüştür. Sadece Osmanlı dönemindeki bayındırlık faaliyetleri için milyonlarca akçe vakfedilmiş, her üç din için de önemli olan yapılar restore edilip bakımları üstlenilmiştir (Khalidi, 1984) Her üç Müslüman imparatorluk da Kudüs ve çevresi için büyük katkılarda
bulunmuşlardır. Osmanlı’nın en güçlü dönemlerinde bile gayrimüslimlerin bölgeye
girmelerine karşı, harç uygulamaları vb. dışında, herhangi bir katı engelleme çabaları
olmamıştır. Kudüs ve çevresi, üç dinin de kutsalının olduğu, barış sembolü, paha biçilemez
vb. olarak kitaplarda işlenmiştir.

Öte yandan günümüze gelindiğinde ise sadece Netanyahu döneminde Kudüs ve çevresinde
1000’den fazla Filistinli gözaltında işkence görmüş, 3400’den fazlası öldürülmüş, 10.000’den fazlası yaralanmış, 65.000’den fazla ev yıkılmış ve yüz binlerce kişi göç etmek zorunda kalmıştır. Bu örnek üzerinden bile yaşanılan dönüşüm sürecinin insanlık üzerindeki etkisi anlaşılabilmektedir.

 

C) Jeopolitik Konum Gereği

Ortadoğu’nun önemi çoğunlukla petrol gibi enerji kaynaklarına dayandırılarak açıklanmaya
çalışılsa da işin aslının daha farklı oldu yönünde tezler de mevcuttur. Örneğin petrolün
çıkartılmaya başlanması 20.yüzyıl’ın başında mümkün olmuştur. Bir başka deyişle 1900’lü
yıllara kadar bölgenin petrol sahalarından kimsenin haberinin olmadığı bilinmektedir. Fakat
Ortadoğu tarihi incelenecek olursa bölge için yapılan savaşların geçmişi çok daha öncelere
dayanmaktadır. Mücadelelerin en önemli sebebinin bölgenin jeopolitik konumu gereği
olduğunu ileri süren teorisyenler vardır. Bu teorisyenlere göre Ortadoğu, dünyanın
merkezindedir. Bu bölgeyi kontrol etmenin hem Avrupa hem Asya hem de Afrika kıtalarında
hâkim olmanın öncelikli yolu olarak açıklanmıştır. Bu sebeple ABD, Rusya, Çin, AB ülkeleri
ve birçok ülkenin bölgede aktif olarak bulunma istekleri anlaşılmaktadır. Yani küresel güç
olmak isteyen aktörlerin bu bölgede aktif olarak bulunmaları bir bakıma bu sebepten olduğu
iddia edilmektedir. Ortadoğu’nun öneminin yanı sıra Kudüs, Ortadoğu’da etkili olmak için
anahtar bir aktör olarak kabul edilmiştir.

Ek olarak bölgedeki istikrarsızlıkların etkisi doğrudan Türkiye’ye olmaktadır. Türkiye’nin
Ortadoğu ile sınırlarının genişliği göz önünde bulundurulursa bu bölgedeki istikrarsızlıklar
bölgede devlet dışı silahlı aktörlerin ve terör gruplarının destek toplayabilmesine ve doğrudan veya dolaylık olarak Türkiye’nin güvenliğine zarar vermektedir.

Sonuç

1947 yılından beri Filistin devamlı olarak erimektedir. Uluslararası kamuoyunda ise Filistin’i
savunan sayılı ülkeler kalmıştır. Bu ülkelerin vazgeçmesi durumunda bölge insanlarının
hakkını savunabilecek hiçbir oluşum olmayacaktır. Uluslararası sistemin hakkaniyete uygun
bir şekilde devamı için ahde vefa ilkesinin geçerli olması gerekmektedir. Filistin’in yok
olması küresel sistemde yapılan anlaşmalara uyma zorunluluğunun sorgulanmasına yol
açacaktır. Zira İsrail’in yaptığı gibi başka bir devletin de benzer bir durumu gerçekleştiremeyeceğini düşünmek maalesef ki zordur. Örneğin, Kıbrıs Türklerinin hakkının
gasp edilmesi gibi benzer durumların yaşanmayacağının hukuksal bir garantisi olmayacaktır.

Mahmud Abbas’ın Doğu Türkistan ve Arap Birliği’nde Türkiye aleyhindeki söylemlerine
bağlı olarak Filistin davasından vazgeçmek mümkün değildir. İlk olarak Filistin, Mahmud
Abbas’tan ibaret değildir. Öte yandan, COVID-19 sürecinde Türkiye’nin Filistin’e 5 milyon
dolar tutarındaki yardımı eleştirilmiştir. Bu durum göz önünde tutulursa daha büyük
ekonomik desteklere ihtiyacı olan Filistin’in bu ihtiyacı karşılayabileceği ilişkiler kurmasının
eleştirilmesi duygusal bir yaklaşım olacaktır.

Türkiye ve İsrail ilişkileri 2010 sürecinden beri çeşitli gerilimler yaşamıştır. Bu gerilimler
sonucunda İsrail, Türkiye’yi dengelemek adına, bölgedeki Türkiye aleyhindeki ittifaklara
destek vermektedir. Örneğin, Doğu Akdeniz minvalinde, Fransa, Mısır, GKRY, Yunanistan
gibi ülkeler ile bir araya gelmiş ve desteklerini dile getirmiştir. PKK/YPG gibi terör
gruplarına koridor oluşturulmasına destek verilmesi gibi Türkiye’nin güvenliğini zedeleyecek
adımlar atmaktan da kaçınmamaktadır. Bu sebeple ikili ilişkilerdeki güven problemlerini
yalnızca Filistin meselesine bağlamak doğru değildir.

Son olarak ‘normalleşme’ süreçlerinin Türkiye tarafından engellenmeye çalışıldığı iddiaları
asılsızdır. Türkiye’nin karşı çıktığı mesele bu normalleşme süreçlerinde İsrail’in haksız
tasarruflarının kabul ediliyor olmasıdır. Görülüyor ki iki devletli çözümden de vazgeçen
İsrail, meşru olmaya çalışmak adına ikili anlaşmalarla uluslararası boşluklardan
faydalanmaktadır.


Kaynakça

Glaser, M. (tarih yok). 2020 tarihinde Chosen People Ministries: https://www.chosenpeople.com/site/pray-for-the-peace-of-jerusalem/ adresinden alındı

Kılınç, T. (2018). O. Ortadoğu’ya Dair Yirmi Bir Tez (s. 181-192). içinde İstanbul: Ketebe.

Kolivar, G. (2018). DİSAM. Eylül 2020 tarihinde https://www.diplomatikstrateji.com/yahudiulus-devlet-yasasi-israil/ adresinden alındı

Kulu, M. M. (2018). İsrail Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin Temel İlkeleri. V. Kurt içinde,
Ortadoğu’da Ulusal Güvenlik Stratejileri (s. 63-102). İstanbul: SETAV.

Kulu, M. M. (2020). İsrail’in Batı Şeria’yı İlhak Planı: Kapsamı, Gerekçeleri ve
Zamanlaması. ORSAM Analiz , 72-75.

Oruç, H. (2020, Temmuz-Ağustos). İsrail’in Batı Şeria’yı İlhak Planı: Kapsamı, Gerekçeleri
ve Zamanlaması. Ortadoğu Analiz – ORSAM , s. 72-75.

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/netanyahu-doneminde-3300den-fazla-filistinlikatledildi/1347125

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/192219-israil-filistin-sorununun-tarihcesi-1897-den-2018-

https://www.e-ir.info/2019/05/24/geography-resources-and-the-geopolitics-of-middle-eastconflicts/

https://www.irishtimes.com/opinion/misery-of-palestinian-people-is-the-result-of-twohistoric-events-marked-this-year-1.3108265

https://www.trtworld.com/magazine/netanyahu-s-great-land-grab-to-bring-more-misery-tostateless-palestinians-37752

https://oldwebsite.palestine-studies.org/resources/special-focus/ottoman-palestine

https://www.theguardian.com/books/2001/feb/03/history

Doğu Akdeniz Havzasının Stratejik Önemi

The Geopolitics of Jerusalem

https://jiss.org.il/en/the-strategic-importance-of-jerusalem/

https://www.e-ir.info/2019/05/24/geography-resources-and-the-geopolitics-of-middle-eastconflicts/

https://www.scholastic.com/teachers/articles/teaching-content/background-middle-east/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here