22 Şubat 1788 – 21 Eylül 1860 Alman filozof. Felsefe tarihi’nde irrasyonalist ve karamsar olarak bilinir. En ünlü yapıtı henüz 30 yaşına varmadan yayınladığı “İsteme ve Tasarım Olarak Dünya”dır.Schopenhauer, görünen dünyanın ardında yatan esas gerçekliğin İstenç (irade) olduğunu ileri sürdü. Schopenhauer’a göre bu İstenç akılsız, bilinçsiz bir öze sahipti ve kendisini Fenomenler dünyasında gösteriyordu. Bütün görünenlerin kaynağıydı. İnsan bedeni de onun eseriydi. Aklın denetimde olmayan bu istenç, insanları parmağında oynatıyor ve geçici tatminlerle veya ulaşılamayan hayâllerle, insanı hiçbir zaman dışına çıkamayacağı bir bıkkınlık ve acı döngüsüne sokuyordu . O’na göre; anlamsız, boş, acı-dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu vardı; o da istencimizi öldürmek. Bu onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil, acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şeklini önermeye yöneltti. Felsefesi, aklın (Rasyonalizm) temele oturtulduğu felsefe tarihinde yeni bir bakış açısı anlamına geliyordu ve psikoloji, psikanaliz, müzik, edebiyat gibi entelektüel ve sanatsal alanlarda büyük etki gösterdi.

Nietzsche üzerinde büyük etkisi olduğu bilinir. Kendine özgülüğü ve düşünce yapısının çarpıcılığı ile felsefe tarihinde yerini alır. “İsteme ve Tasarım Olarak Dünya” ve “Aşkın metafiziği” gibi yapıtlarıyla tanınır.

İnsanın kontrolsuz biçimde irade içinde hareketi; uygarlıkları, acılarıları, kötülüğü doğurmuştur. Çünkü irade hep ister, yaşam için talep eder. Birey iradenin kontrolündeki yaşamda sorunsalın içinde iradenin karşısına merhamet ve acı duygusunu koyaraktan bir nebze de olsa dışına çıkabilir ve birey olarak kendini gerçekleştirebilir.Dünyanın düzenini sağlayan bu idea ve doğa fenemonenleri bütünün enerjinin dışına çıkmak; insana acı verir. güçlü bir münzevi yaşam gücü ve karşı direnç ile gerçeğin karşısında yaşanabilinir

 

Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine, Alman filozof Arthur Schopenhauer  iki makalesini bir araya getiriyor.

“Bir insanın hayata daha adım atar atmaz kendisini içinde bulduğu maskeli balodan haberdar edilmesi çok önemlidir. Aksi halde karşılaştığında anlayamayacağı ve tahammül edemeyeceği, hatta şaşkınlıktan donup kalacağı birçok şey vardır; ve aslında en uzun ömürlü olanlar onlar olacaktır. Alçaklığın gördüğü himaye, erdemin çektiği aldırmazlık, hakikate ve büyük yeteneklere tahammülsüzlük hatta garazkârlık, bilim adamlarının kendi sahasındaki cehaleti, halis mamullerin neredeyse her zaman aşağılanması ve sadece sahtelerinin baş tacı edilmesi böyle bir şeydir sözgelimi. O yüzden gençler bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapılma ve istis-nasız her şeyin oyun ve oyuncaktan ibaret olduğunu mutlaka öğrensinler. Birbirleriyle ciddi ciddi iş yapma azmi içerisindeki iki insandan birinin sahte mallar tedarik ettiğini, diğerinin de bunun karşılığında ona kalp paralar ödediğini onlara zamanında söylemek gerekir.”

Schopenhauere göre: Maddi güç, saygıyı elde etmekte tek başına da yeterlidir; ancak böyle bir güç cehalet, haksızlık ve ahmaklık ile nihayet bulur. Bu güce sahip devlet adamı, çok dikkatli olmalıdır. Mutlak güçle donatılmış devlet adamının ana hedefi, maddi gücü ahlak ve zihinsel üstünlüğe karşı galip getirmek ve bunların hizmetine boyun eğdirmektir.

Hukuk, ahlak ve siyaset… Teoride birbirlerine muhtaç, pratikte birbirlerini reddeden; tek tek bakıldığında yozlaşmış, bir araya getirilmeye çalışıldığında ise birbirlerini dışlamış mefhumlar. Bu kavramları bir de, her insanın tabiatında müspet mânâda kötü olan bir şey barındırdığına inanan, pesimistliğiyle malum Schopenhauer ile anlamaya, birbirleriyle olan ilişkilerini çözmeye çalışmak oldukça ilginç bir deneyim.

Hukuk alanında günümüz düşünce tarzına ters olan ama filozofun yaşadığı dönem göz önünde tutulduğunda normal olarak karşılanabilecek çoğu görüşüne, benimsediği devlet yönetimi sistemini de eklemek yerinde olacaktır. Schopenhauer, kendi içinde tutarlı ama uygulamada imkânsız olan tek başlı, tüm yetkileri elinde tutan devlet otoritesi karşısında, Cumhuriyet yönetimine kesinlikle karşı çıkar. Devletin başında, bütün yetkilerin toplandığı bir  monark  olması gerektiğini savunur. Yeryüzünde hükümran olan hak değil, güç ya da kudrettir der. Hak kendi başına güçsüzdür; doğası gereği yöneten kuvvettir.

Devlet adamının önündeki sorunun özü, ilki sayesinde ikincinin hâkim olabileceği tarzda kuvvet ile hakkı bir araya getirmektir. Maddi güç, saygıyı elde etmekte tek başına da yeterlidir; ancak böyle bir güç cehalet, haksızlık ve ahmaklık ile nihayet bulur. Bu güce sahip devlet adamı, çok dikkatli olmalıdır. Mutlak güçle donatılmış devlet adamının ana hedefi, maddi gücü ahlak ve zihinsel üstünlüğe ve bunların hizmetine boyun eğdirmektir. Schopenhauer her türlü kanun ve hakkın üzerinde, bütünüyle sorumsuz olan bir gücün gerekliliğini vurgular. Bu, herkesin kendisine boyun eğdiği, daha yüksek türde bir şey olarak görülen bir güç, Tanrının inayetiyle yöneten bir yöneticidir. Ona göre, insanlar ancak bu şekilde yönetilebilir ve zaptedilebilir. Kısaca, Schopenhauer in benimsediği yönetim tarzı Devlet Benim? düşüncesi kaynaklı ve yönetileni teba gözüyle gören bir idaredir.

Cumhuriyet yönetiminin sakıncalarını ise, bayağı ve beceriksiz kişilerin yüksek zekâlı ve beceriklilerden elli kat fazla olduğundan dem vurarak, bu kişilerin kendilerini gölgelememesi adına, üstün zekâlı kimselerin yolunu kesip onları saf dışı bırakma hedefine, bu tarz bir yönetim sisteminde daha kolay ulaşabileceklerini belirterek açıklamaya çalışır. Halbuki krallık rejiminde kral, herhangi birinin rekabetinden korkmayacak kadar yüksektedir ve yerine sağlam bir şekilde yerleşmiştir.

Scopenhauer, monarkhia ilkesine o kadar sıkı bağlıdır ki, gezegenlerin hareketinde, canlıların organizmasında bile bu sistemi arar. Sahip olduğumuz organlar her ne kadar bütünün hayatta kalmasına çok büyük katkıda bulunuyorsa da ayak takımının önder ve yönetici olmasına izin verilmemelidir.Yönetmek, münhasıran beyine ait bir iştir ve tek bir merkezi noktadan kaynaklanmalıdır. Bu, filozofun nasıl bir devlet sistemi olmalıdır? sorusunun da cevabıdır: Çokluğun yönetimi iyi bir şey değildir; sadece tek bir yönetici, tek bir kral olmalıdır.? (İlyada, II, 204-5)

Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine- Schopenhauer 3

AHLAK ÜZERİNE

Schopenhauer için ahlakı telkin etmek kolaydır, zor olan onu temellendirmektir. Ahlakı merhamet duygusu üzerine kuran Schopenhauer, onu temellendirmek için öncelikle Kant gibi alemi fenomen ve numen olarak ikiye ayırır. Sıradan insanlar için ahlak Tanrı’nın iradesinin ifadesi olan teoloji üzerine kurulmuştur. Dinin kaynağının korku olduğunu söyleyen Schopenhauer, bunun kişiyi insan sevgisine götüremeyeceğini düşünür. Ona göre ahlakı teizm temeline oturtmak ya da onunla desteklemek gerçekte ahlakı bencilliğe indirgemeye eşdeğerdir. Schopenhauer için bencillik, herşeyden öne kendini koymayı içerir. Ona göre bencillik kendisini sürekli bir mücadele içinde ve istencin nesnelleştiği her tür ve her sınıf içindeki bireyler arasında var olan bir çatışma içinde yansıtır. O, bencilliği bütün çatışmanın başlangıcı olarak görür.

İnsanlar doğası gereği kendi çıkarının, istencinin peşinden gider, bu da bencillikle özdeşleştirilebilir. İşte Schopenhauer, gerçek ahlaktan bahsedebilmemiz için bu bencilliği ortadan kaldırmamız gerektiği görüşündedir. İstekler, aslında bir bitmek bilmeyen bir eksikliğin göstergesidir. Dolayısıyla doymak bilmeyen “ben”lerimiz her defasında acıyı hisseder. Kötülük, bencillik ve merhamet ona göre insana doğuştan verilmiştir. Kendini değiştirme alternatifi ise neredeyse hiç yoktur. Çünkü iyilik ve kötülük anlayışı insanın içinde doğuştan yer almaktadır. Yapılması gereken şey kafaların aydınlatılması ve idrakin geliştirilmesinden ibarettir. Ancak bu da yeterli değildir. Çünkü o kurtuluş için ‘dahi’ olmayı değil “aziz” olmayı öğütler. Tıpkı bir “aziz” gibi dünyadan elini çekmek gerekir, çünkü Schopenhauer için hayatın değerini, onun istenilmeye değer olmadığını öğrendiğimizde anlarız.

Fakat Schopenhauer kişinin kendi kendisini tutmasının güçlüğünü de bilir. Dolayısıyla beden varlığını sürdürdükçe zaferin asla tam olamayacağını söyler. Fakat “aziz” olma yolunda yol kat etmiş olan birisi dünyada kimsenin olmadığı kadar özgür ve mutlu olur. Dahi, filozof ya da sanatçı da bu seviyeye ulaşabilir, fakat bunların hepsi anlarla sınırlıdır. Hayatın ihtiyaçları, şiddetli arzuları hissedildiğinde yeniden ıstırap yerine döner. Ama “aziz”de yaşama istencinden daha yüksek bir şey vardır ve bu hiçbir şeyden etkilenmez.

İnsanı gerçek ahlaka ulaştıran merhamet, aynı zamanda insanı hem hakiki adalet hem de insan sevgisine de götürür. Schopenhauer ahlak ve adaletin gerektirdiği zorunlulukları yasa ve sevgi şeklinde ayırır. Adalet ahlakın bir parçasıdır. Yasalar, bireyleri şekillendirse de gerçek manada ahlaklı olmalarını sağlayamaz. Yasalarla davranışlarda değişiklik sağlanabilir, ancak bu kötü arzuları yok etmek anlamına gelmez. Öğretilerle, bireyler özendirilerek farklı yollar seçmeye yönlendirilebilirler

Schopenhauer’e göre insanlarla kurulan münasebette onların değerleriyle ilgili nesnel bir değerlendirme çabası içinde olmamak gerekir. Onların istencinin kötülüğünü, anlayışının sınırlılığını veya fikirlerinin tersliğini de nazarı itibara almamak gerekir; çünkü ilki kolaylıkla nefrete, ikincisi küçümsemeye götürür. Tam tersine dikkatimizi sadece onların ıstırapları, ihtiyaçları, endişeleri ve acıları üzerine yoğunlaştırmak gerekir. İşte o zaman duygularını paylaşıp ve nefret yahut küçümseme yerine şefkat ve merhameti tecrübe ederiz.

Kıskançlık ise “sen” ve “ben” arasındaki duvarı daha da kalınlaştırıp sağlamlaştırır; duygudaşlık ise onu inceltip geçirgen hale getirir; hatta zaman zaman duvarı bütünüyle kaldırır; ve o zaman “ben” ve “ben-olmayan” ayrımı ortadan kaybolur. İnsanların başkalarını ayartmaktan, kötülemekten, dedikodu yapmaktan kaçınmaya ihtiyacı vardır. Ona göre ihtiyacımız olan şey başkalarına kibar ve arkadaşça davranmak, yardım etmek, merhametli olmak, fedakârlık yapmak, diğergam olmaktır.

Bunu başarmak zordur, çünkü her insanın yüreğinin derinliklerinde esip gürlemek için sadece uygun bir fırsat kollayan, başkalarına acı vermekten zevk duyan yahut eğer yoluna çıkacak olurlarsa gözünü kırpmadan öldüren vahşi bir hayvanın yattığı vakıadır. Fakat başkalarının felaketlerinden duyulan mutluluk, insan doğasındaki en kötü özellik vasfını korur ve merhametin alması gereken yeri işgal eder.

Aynı şekilde ahlaki özgürlük de doğa içinde hiçbir yerde araştırılamaz. O ancak, doğanın dışında bulunabilir. Bu metafizik bir gerçektir, fakat fizik dünyada imkânsız olan bir şeydir. Dolayısıyla kişisel eylemlerimiz hiçbir surette özgür değildir; diğer yandan her birimizin kişisel karakteri kendi özgür edimi olarak kabul edilmelidir. O bizzat böyledir, çünkü şimdi ve ebediyen böyle olmayı istemektedir. İstenç kendi başına vardır, hatta tek bir bireyde ortaya çıksa bile bu böyledir: O, deyiş yerindeyse aynı olanın ilk ve temel iradesini oluşturur, o her türlü bilgiden bağımsızdır, çünkü onu önceler. O bilgiden sadece güdülerini alır ve onunla gerçek özünü kademe kademe geliştirip kendisini bilinir ya da görünür kılar. Fakat kendisi, zamanın dışında bulunan şey olarak var olduğu sürece değişmezdir.

Schopenhauer için nasıl ki yaşam sevgisinin temelinde ölüm korkusu varsa, insanların toplumsallığın temelinde de yalnızlık korkusu vardır, yani toplumsallık, toplum sevgisine dayanmaz.

Ahlakta sorun eylem ve sonuçla ilgili sorun değil fakat istençle ilgili sorundur ve istencin kendisi sadece insan tekinde gerçekleşir. Sadece fenomen planında varolan ulusların kaderi değil fakat insan tekinin kaderi ahlaken belirlenir. Uluslar gerçekte soyutlamalardan ibarettir; gerçekten varolan sadece insan tekleridir.

Schopenhauer’da hak kavramı negatif bir anlama sahiptir. Onun insan hakları tanımı, herkesin kimseye zarar vermeyen şeyi yapma hakkına sahip olmasıdır. Bir şey için bir hakka ya da bir iddiaya sahip olmak basitçe, başka kimseye zarar vermeden, onu yapabilmek, onu alabilmek ya da onu kullanabilmek anlamına gelir. Kimseyi incitmemek ve herkese elinden geldiğince yardım etmekle adalet ve insan sevgisine ulaşırız. Negatif adalet anlayışına sahip olan Schopenhauer için, adil davranmak herkese hakkını vermek değildir. Çünkü zaten onun olanı ona vermek olur ki, bu saçmadır. Adil davranmak, başkasının olanı ondan almamaktır. Bu adalet anlayışı negatif olduğu için de ancak baskıyla, zorlayarak gerçekleştirilebilir diye düşünür. İşte bu noktada da devlet devreye girer. Ancak, devleti Hegel gibi kişilerin bireysel gelişmesini ortadan kaldıran, onları bir devlet ve din aygıtının çarkına dönüştüren bir kurum olarak görmek; ona göre insanlığı engizisyonlara ve din savaşlarına götüren yoldur.

 HUKUK VE SİYASET ÜZERİNE

Devletin esas itibariyle herkesi harici saldırılardan ve sınırları içinde baş gösterebilecek ihtilaflardan korumak amacıyla varolan bir kurumdan ibaret olduğunu söyler. Hiç kuşkusuz hak, ancak devlet içinde korunma güvencesine sahiptir. Fakat hakkın kendisi devletten bağımsız olarak mevcuttur. Çünkü o ancak güçle bastırılabilir, ama asla ortadan kaldırılamaz. Bu yüzden, devlet insanın karşı karşıya kaldığı ve kendi başına değil, ancak başkalarıyla birlik olarak savuşturabileceği çok çeşitli saldırılarla zorunlu hale gelmiş bir koruma kurumundan başka bir şey değildir. Devletin hedefleri ise şunlardır: cansız doğa güçlerine ya da vahşi hayvanlara olduğu kadar insanlara, dolayısıyla başka kavimlere karşı da gerekli olabilecek harici koruma; her ne kadar bu durum en sık karşılaşılan ve en önemli durum olsa da, çünkü insanın en kötü düşmanı insandır. Mevcut dürüst ve adil durumun muhafazasıyla içeriye yönelen koruma, yani bir devletin üyelerinin birbirlerine karşı korunması, dolayısıyla özel hakkın güvence altına alınması. Bu herkesin bir merkezde toplanmış güçleriyle her bir ferdin korunması esasına dayanır; bundan sanki herkes dürüst yani adilmiş, sanki hiç kimse diğerine zarar vermek istemiyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkar.

Ona göre insan, insan olarak kaldığı için, birisi o kadar yükseğe yerleştirilmeli ve kendisine o kadar büyük bir güç, servet, güvenlik ve mutlak dokunulmazlık sağlanmalıdır ki, kendisi için geriye istenecek, umut edilecek ya da korku duyulacak bir şey kalmasın. Böylece herkesin içinde olduğu gibi onun içinde de barınan bencillik, etkisiz hale getirilerek yok edilmiş olur ve bundan böyle o deyiş yerinde ise bir insan olmadığı için, şimdi adaletin gereğini yerine getirebilir, kendi rahatını ya da çıkarını değil, fakat sadece kamunun iyiliğini gözetebilir.

Ona göre halk egemenliğiyle ilgili soru ise, aslında herhangi birisinin bir milleti yahut halkı kendi iradesi hilafına asli bir yönetme hakkına sahip olup olmadığı sorusuyla aynıdır. Bu akla uygun bir şekilde savunulamaz. Dolayısıyla halk ya da millet kesinlikle egemendir; ama her zaman küçük olan, bu yüzden sürekli bir gözetim ya da vesayet altında olması gereken ve asla hiç kimsenin sonucunu kestiremeyeceği tehlikeler yaratmaksızın kendi haklarını kendi başına kullanamayacak bir egemendir; zira bütün küçükler gibi o da kurnaz dolandırıcı ve dalaverecilerin kolayca oyuncağı olacaktır ki, bu sebepten ötürü bunlara demagoglar, halk avcıları denir.

Yeryüzünde hükümran olanın hak değil güç ya da kuvvet olması sonuçtur, çünkü kuvvet asla yok edilemez. İsteyip talep edebileceğimizin tamamı onun her zaman hakkın yanında yer alması ve onunla birlikte olmasıdır. Yöneten kuvvettir, dolayısıyla hak, tek başına güçsüzdür. Devlet adamının yapması gereken şeyin özü, kuvvet ile hakkı bir araya getirmektir. Çünkü herhangi bir tehlike görmediğin halde devletin yasalarını çiğneyecek olan çok sayıda insan vardır. Bu yüzden tüm yapay, dışarıya ve içeriye yönelik mekanizmalarıyla ve şiddet araçlarıyla devletler, insanların sınırsız adaletsizliğine bir set çekme önlemidir.

Schopenhauer’e göre, cumhuriyet idareleri düşünce ürünüdürler, dolayısıyla doğaya aykırı ve sunidirler. Hükümet işlerine çok sayıda kimsenin katılımı devletin birliğini etkileyecek ve devletin dâhili ve harici işlerin sevk ve idaresinde kullandığı güç, zayıflayıp yoğunluğunu kaybedecektir. Ona göre, cumhuriyet rejimlerinde neredeyse her zaman olan budur. Eğer istenen ütopyacı tasarılarsa sorunun tek çözümünün, akıllı ve soyluların (birlikte yönetimi): en soylu erkeklerle en zeki ve parlak kadınların birleşmesinden meydana gelen bir nesil yoluyla ulaşılan hakiki aristokrasi ve gerçek asaletin tiranlığı olduğunu söyler.

Ona göre herkesin kendi haklarını doğrudan doğruya savunmak zorunda olduğu doğal bir durumda yaşıyor olsaydık, insanların adaletine güvenilemeyeceği için, korkulan biri olmanın, güvenilir biri olmanın sefasını sürmekten daha önemli olduğu ilkesi pek de yanlış olmazdı. Ama şahsiyetin ve mülkiyetin korunmasını devletin üstlendiği uygarlık düzeyinde, artık bu ilkenin yeri yoktur. Günümüzde, polisin ve adaletin, sokak ortasında her serserinin, “ya paranı ya canını” diye bağıramamasını sağlamalarından sonra; sağlıklı akıl da sonunda, barışçıl bir ilişkinin ortasında her serserinin bize , “onurunu ya da canını” diye bağıramamasını sağlamalıdır.

Ceza hukukunun temeli de cezalandırılanın kişi değil, fakat bir daha tekrarlanmaması için sadece eylem olduğu ilkesi olmalıdır. Kant’ın açıklamasına göre cezalandırılan eylem değil, insandır. Hapishane sistemi de eylemden çok, onu ıslah etmek için, insanı cezalandırmaya çalışır. Böylece cezalandırmanın gerçek hedefi, eyleme dönük caydırıcılık, çok sorunlu olan ıslah amacına erişmek için bir kenara bırakılır.

Schopenhauer’ın canavarca insanileştirilmiş dünyaya olan tiksintisi onu, şeylere sanki biz orada yokmuşuz gibi bakmanın ne kadar haz verici olacağını hayal etmeye zorlar. Peki, bu tutum var olan kötülüğü ortadan kaldırma noktasında ne işe yarar? Hiçbir çaba göstermeden sadece yokmuş gibi davranmak neyi çözebilir?

Ayrıca adillikten ve hakiki adalet anlayışından bahseden Schopenhauer örneğin Yahudilerin herkesle eşit medeni haklara sahip olmalarını talep eder; fakat onlara devlet yönetiminde söz hakkı tanımanın saçma olduğunu söyler. Ona göre, onlar doğulu yabancı bir ırktır ve hep öyle kalacaklardır ve dolayısıyla her zaman mülteci yabancılar olarak kabul edilmelidirler. Peki, bahsettiği duygudaşlık Yahudiler için kurulabilecek midir? Bu ön kabulden sonra zor gözüküyor. Nitekim günümüzde de insan hakları ve demokrasi anlamında ileride olduğunu iddia eden Batılı ülkelerin mülteciler söz konusu olduğunda yaptıkları haksız ve adaletsiz uygulamalara hep birlikte şahit olmaktayız.

SONUÇ

Schopenhauer’e göre kim varlıklarla açık bir idrak ve gönülden bir inanma duygusu yoluyla bağlantı kurar ve o varlılara salt kendi çıkarları doğrultusunda yaklaşmazsa işte o kişi ahlak ve mutluluğa yaraşır bir yola girer, ebedi kurtuluşa erer. İnsanların mutsuzluklarının en önemli sebeplerinden biri kıskançlıklarıdır. Diğer taraftan başka birinin acı çekmesine neden olmak ya da seyirci kalmak kişinin kendi seçimidir. Başkası ile kendimizi özdeşleştirerek onun acısını bedenimizde doğrudan hissedebiliriz. Onun rahatını ve refahını doğrudan kendi rahatımızı ve refahımızı istercesine arzulayabiliriz. Ancak Schopenhauer’e göre başkasının bedeninde gerçekten yer alma ihtimalimiz yoktur, sadece idrak yoluyla onun güdülerini hissetmeye çalışabiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi “dahi” değil de bir “aziz” gibi olmayı öğütleyen Schopenhauer’in insana önerdiği azizce tutum, bu dünyada ya da öbür dünyada maddi ve manevi herhangi bir kazanç sağlamak için değil, kendimizin ve türümüzün varlığını sürdürmek içgüdüsünü yenmek, insanların acılarını paylaşmak ve onlara elimizden geldiği kadar yardım etmek içindir

Ayrıca Schopenhauer zekâ olgunlaştıkça acının da arttığını söyler. Gerek ahlak dünyası gerek fizik dünyası kafanın ürünleri olarak tasarımlar dünyasında yer alır. İradenin aşılması dünyadan kurtulmaktır. Dünya açlığı hiç giderilemeyen istencin hükmü altındadır. Dinin kökeni korkudur ve mantıklı, akıllı davranış da zorunlu olarak insan sevgisini içermez. Bu yüzden, duygudaşlığı yaratacak olan merhamettir. Acının, ıstırabın belirlediği bu dünyanın bir halkası olduğumuzun bilincinde olmak merhamet duygusu taşımamız demektir. Ona göre iyi insan olmak, başkalarına ne kadar az acı verdiğimizle, ya da onları acılardan ne kadar uzak tutabildiğimizle alakalıdır.

Schopenhauer bunu söylerken diğer taraftan krala çok büyük bir güç, servet, dokunulmazlık verilmesi gerektiğini ifade eder. Öyle ki bu kişinin artık hiçbir şeyde gözü kalmasın, sadece tebaasının adaleti için uğraşsın. Bu düşünce her şeyden önce insanın istencinin sonsuz olduğu görüşüyle çelişir. İstenç ona göre doyurulamaz ise eğer devlet başkanı neden bunun dışında olsun, nihayetinde o da bir insan ve ne kadar güç, kudret verilirse verilsin hep daha fazlasını isteme ihtimali var. Kaldı ki adaleti böyle birinden beklemek çok da isabetli değildir. Bunun dışında gücün hak olduğunu iddia eder. Bu demektir ki güçlü olan hep haklı olacak, tıpkı günümüzde olduğu gibi.

Genel olarak dünyaya baktığımızda özgürlük, itibar ve rahatlık küçücük bir azınlığa ayrılmıştır, öte yandan yoksulluk, mutsuzluk ve zorlu çalışma geniş çoğunluğun payına düşmüştür. Schopenhauer’in kurmaya çalıştığı duygudaşlık ahlakı, merhamet eğer “güç haktır” ve “krala sınırsız güç verilmelidir” düşünceleriyle birlikte ele alınırsa bu durumun düzelme şansı yoktur. Eğer bir kural varsa bu herkes için geçerli olmalıdır. Dili, dini, ırkı, mevkisi ne olursa olsun istisna olarak görülmemelidir. Aksi halde haksız ve adaletsiz uygulamalara kapı aralar.

Didem ŞİMŞEK- Marmara üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi


Kaynakça

Schopenhauer, Arthur, “Merhamet”, Çev.: Zekâi Kocatürk, Dergâh Yay., İstanbul, 2009.

“Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine”, Çev.: Ahmet Aydoğan, Say Yayınları, İstanbul, 2009.

Çalışkan Akçeti̇n, N . (2016). MERHAMET VE DEVLET: SCHOPENHAUER . FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi , (21) , 71-86 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/flsf/issue/48626/617829.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here