GİRİŞ

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya siyaseti üzerindeki kesin hakimiyetini ifade eden “tek kutuplu dünya düzeni” tanımı, bölgesel güçlerin ve stratejik ittifakların politikaları sebebiyle tartışmaya açılmış durumdadır. Geleneksel olarak bir ittifak içinde olmasalar bile faydacı şekilde dönemsel veya bölgesel güç birlikleri oluşturarak ABD merkezli dünya düzenine karşı egemen devlet olduklarını ilan eden devletlerin oluşturduğu bu yeni paradigma, kendi sorunlarını da beraberinde getirmektedir. “Egemenlik” vurgusunun tek kutuplu dünya düzenine karşı çıkışın bir ilanı haline gelmesi, bu amaçla politika yapan devletlerin ortak çıkarlar dahilinde beraber çalışabilmelerine olanak sağlamıştır.

Kırım’ın ilhakı akabinde Rusya’nın maruz kalmış olduğu ekonomik ambargolar ve onun kurulu düzeni değişime zorlayan dış siyaset anlayışının; başta Çin olmak üzere yükselen güçlerle beraber düşünüldüğünde, dünya siyasetinde güç mücadelelerinin yeni bir boyuta taşındığı açıktır. İçine girdiğimiz bu yeni dönemde ‘küresel etkilere sahip olan bölgesel sorunların’ önemi artmıştır. Bu sebeple birbirlerinden uzak ve alakasız gibi görünen yerel güç mücadeleleri de yalnızca küresel güç odaklarını değil, bütün dünyayı yakından ilgilendiren sorunlara dönüşmüştür. Çok kutuplu siyasal düzenin ortaya çıkardığı bu durum, yerel sorunlarda benzerlikler bulunan ülkelerin birbirleriyle yakınlaşmalarına da kapı aralamıştır.

Türkiye’nin denizlerde sürdürmekte olduğu egemenlik mücadelesi, bölgesel sorunların çok kutuplu düzende nasıl küresel bir ilgi odağı haline gelebildiğinin çarpıcı bir örneğidir. Türkiye’nin, Libya ile 2019 senesinde yaptığı antlaşmanın sahada uygulanabilmesi için yürüttüğü diplomatik ve askeri çalışmalarda yer alan diğer aktörler ise bu durumun bir başka kanıtıdır. Yine de, denizler ve adalar üzerindeki egemenlik haklarının tanınması ve tarihi antlaşmaların yorumlanışlarıyla ilgili tartışmalar sadece Türkiye’ye özgü değildir. Bahsi geçen yeni siyasal düzen düşünüldüğünde, Doğu Akdeniz gibi başlangıçta bölgesel bir konu olmasına rağmen, müdahil olan aktörlerin sayısının artmasıyla beraber küresel bir ilgi odağı haline gelen farklı meseleler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; deniz üstü ve deniz altı egemenlik hakları tartışmalarıyla, aktörleriyle, yeni aktörlerin beraberinde gelen faydacı dönemsel ittifaklar ve ticaret rotaları konularıyla birlikte Doğu Akdeniz konusuyla benzerlikler taşımaktadır: Kuzey Buz Denizi. Norveç, Kanada, ABD, Rusya, NATO, AB gibi aktörleri barındıran; ada ve adacıklar üzerindeki ve çevresindeki egemenlik sorunları ile münhasır ekonomik bölgelerin sınırlarının belirlenmesi tartışmaları ve bu sınırların ihlal edilmesiyle oluşan gerginlikler; denizdeki enerji kaynakları, balıkçılık hakları gibi pek çok konuda Doğu Akdeniz coğrafyasında ortaya çıkan mücadelelerle benzerlik barındıran Kuzey Buz Denizi, Türkiye için de büyük bir önem arz etmektedir.

Arktik Okyanusu üzerinde yaşanan gelişmeler, bu bölgenin 21. Yüzyılın en önemli jeopolitik odaklarından biri olmaya aday bir coğrafya olduğunu işaret etmektedir. Türkiye, Doğu Akdeniz meselesini Libya-Türkiye arasında Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması antlaşması özelinde değil, Türkiye’nin denizler üzerindeki egemenlik mücadelesi olarak ele almalıdır. Bahsi geçen antlaşmayı bu mücadelenin yapıtaşlarından bir tanesi şeklinde görerek hem antlaşmayı uygulamaya hem de bahsi geçen egemenlik mücadelesinde kendisine uluslararası meşruiyet ile güç katacak stratejiler belirlemek suretiyle politikalarını ilerletmek zorundadır. Bu bağlamda Arktik Okyanusu ve Doğu Akdeniz arasında kurulacak olan bağ, Türkiye’nin bölgeye dair meşru kaygılarının uluslararası düzlemde ilan edilmesi ve anlatılabilmesi noktasında büyük önem taşımaktadır.

Bu çalışma, Arktik Okyanusu üzerindeki politikaları inceleyerek sahildar ve sahildar olmayan devletlerin Arktik Okyanusu için ürettikleri siyasetin Doğu Akdeniz ve genel olarak Türkiye’nin denizler üzerindeki egemenlik mücadelesi ile hangi şekillerle benzeştiğini örnekleriyle ortaya koyacaktır.

Doğu Akdeniz ve Arktik Bölgesi 9

MÜCADELENİN BAŞLANGICI

Arktik üzerindeki güç mücadelesi yeni ortaya çıkmış bir durum değildir. Tarihsel olarak incelendiğinde bölge ülkelerinin rekabeti zaman zaman askeri çatışmaları da beraberinde getirmiştir. Bununla beraber yaşam koşullarının zorluğu, buzullarla kaplı yapısı ve bunlara bağlı sebeplerle nüfus azlığı nedeniyle bölge sürekli aktif bir sıcak çatışma sahası haline gelmemiştir. Soğuk Savaş’ın “yumuşama” evresine girmesiyle birlikte ABD ve Sovyetlerin Yüksek Kuzey’de askeri hareketliliği azaltması sayesinde bölgede bilimsel araştırmalar hız kazanmış ve yerel iş birliklerinin önü açılmıştır. Bu gelişim Mihail Gorbaçov’un 1987 yılında Murmansk’ta yaptığı tarihi konuşmayla beraber zirve noktasına ulaşmıştır[1]. Kuzey Kutbu’nun “Barış Kutbu” olması için açık şekilde niyet belirten Sovyetler Birliği ve bu isteğe karşılık veren NATO sayesinde bölge uluslararası literatüre “Arktik İstisnacılığı” kavramını kazandırmış, uzun süre boyunca diyalog ve iş birliğinin sürdüğü bir coğrafya haline gelmiştir.[2] 1996 senesinde Ottowa Deklarasyonu neticesinde kurulan ve devletlerarası bir forum işlevi gören Arktik Konseyi, bu kavramı sürdürülebilir kılmak için gereken diyalog ortamını sunmaya başlamıştır.

Daha yakın tarihte ise bölgenin büyük enerji kaynaklarına ev sahipliği yapıyor olması politik rekabetin önünü açmış ve “Arktik İstisnacılığı” söylemi yerini “Yeni Soğuk Savaş” fikrine bırakmıştır. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun yayınladığı rapora göre bilinen petrol ve doğalgaz rezervlerinin %22’sinin Arktik’te bulunma ihtimali bulunmaktadır[3]. Arktik’teki bu jeopolitik çekişmenin bir benzeri ise Doğu Akdeniz’de de karşımıza çıkmaktadır. Sahildar devletlerin enerji kaynakları ve denizler üzerindeki egemenlik mücadelesinin böylesine etkili bir şekilde yaşandığı iki coğrafya birbirleri arasında bağ kurulmasına müsaittir. Nitekim her iki bölgede de bulunması yüksek bir ihtimal olan büyük enerji kaynakları sahildar devletlerin politikalarına etki etmiş, siyasetlerini şekillendirmiştir.

Arktik Okyanusu’na kıyısı olan devletlerin bölgeye dair politikaları zaman içerisinde bir egemenlik mücadelesine dönüşmüş ve bölgenin sahildar devletler tarafından algılanışı değişmiştir. Tarihsel olarak Arktik’te en aktif politikaları izleyen ve tüm Arktik kıyılarının %53’üne ev sahipliği yaparak en uzun kıyı şeridine sahip olan Rusya’nın açıklamaları bu açıdan önemli bir örnek teşkil etmektedir[4]. Moskova’nın Arktik hakkında yaptığı açıklamalar tarihsel süreç içerisinde dönemin siyasal ruhuna göre değişiklikler göstermiş ve 2014 sonrasında yayınlanan belgelerde “ulusal güvenlik” üzerine daha fazla vurgu yapılmaya başlanmıştır. Rusya, bölgeye dair iş birliğinin de güç mücadelesinin de öncüsü konumunda olmuş ve var olan sorunları diyalog yoluyla çözmenin mümkün olduğunu hatırlatırken kendi yaklaşımını ortaya koymak için hukuki yollara başvurmaktan da geri kalmamıştır. Bu bağlamda sorunların türleri ve çözüm arayışları Arktik Okyanusu ile Doğu Akdeniz arasında büyük benzerlikler oluşmasına sebep olmuştur.

Doğu Akdeniz ve Arktik Bölgesi 10

BENZER SORUNLAR, BENZER TARTIŞMALAR

Her iki bölgedeki sahildar devletlerin siyasetleri zaman içerisinde değişime uğramıştır. Arktik devletlerini oluşturan Rusya, ABD, Kanada, Danimarka ve Norveç’in yayınladıkları belgelerdeki değişim Doğu Akdeniz devletleri ve Yunanistan’ın siyasetiyle birlikte değerlendirildiğinde aralarındaki benzerlik göze çarpmaktadır. 26 Ekim’de 2020’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı “2035 yılına kadar Rusya’nın Arktik bölgesinin kalkınması ve ulusal güvenliği sağlama stratejisi” başlıklı belgenin tarihsel gelişimi bu açıdan büyük önem taşımaktadır[5].

İçeriği bakımından yurtiçi öncelikleri ön plana çıkaran ve bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek projelere ağırlık veren strateji, Moskova’nın 2008 yılından 2017 yılına kadar yayınladığı tüm Arktik planlarının revize edilerek koordinasyonlarının sağlanıp devlet stratejisi haline getirilmiş halidir. Strateji son halini almadan önce Rusya 2008 tarihinde “Rusya Federasyonu’nun Arktik’te 2020 ve sonrasına kadarki dönem için devlet politikasının temelleri”[6] 2013 senesinde “Rusya Federasyonu Arktik Bölgesinin Geliştirilmesi ve 2020’ye Ulusal Güvenliğin Sağlanması Stratejisi”[7], 2014 yılına gelindiğinde “Rusya Federasyonu Devlet Programı – Rusya Arktik Bölgesinin 2020’ye Kadar Sosyoekonomik Gelişimi”[8] ve son olarak revize edilmiş şekliyle 2017 yılında “Rusya Federasyonu Devlet Programı – Rusya Arktik Bölgesinin 2025’e Kadar Sosyoekonomik Gelişimi”[9] isimli dört temel politika belgesi duyurmuş ve Arktik siyasetinin askeri, iktisadi, sosyal yönlerini bütüncül şekilde ele alan son stratejisinin temellerini atmıştır. Arktik bölgesinde Atlantik sistemin ortaya koyduğu anlayışı değişmeye zorlayan Rusya Federasyonu siyasetinin genel hatlarını çizen bu belgeler, sebepleriyle ve sebep olduklarıyla Türkiye’nin son yıllarda bir devlet politikası olarak ortaya koyduğu “Mavi Vatan” siyasetinin Arktik coğrafyasındaki karşılığıdır. Rusya, 2008 yılında prensiplerini duyurduğu siyasi tavrı göstermeye ise esasen daha öncesinden başlamıştır. Türkiye’nin 2004 yılında Birleşmiş Milletlere nota vermek suretiyle denizler üzerindeki egemenlik sınırlarını hatırlatmasına ve kıta sahanlığı sorununa işaret etmesine Arktik bölgesinde 2001 yılında rastlanılmaktadır[10].

Rusya Federasyonu, 2001 yılında Arktik’teki “Kıta Sahanlığı” konusunda olan yaklaşımını BM Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na taşımış ve sahip olduğu 200 deniz mili boyutundaki deniz yetki sınırlarını hukuki yöntemleri kullanarak 350 deniz miline taşımayı hedeflemiştir. 1982 yılında uluslararası bir sözleşme olarak imzalanan ve 1994 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin belirlediği kurallar çerçevesinde Rusya, ekonomik kaygılarla birlikte, Arktik Okyanusu içerisinde bulunan “Lomonasov Sırtı”nın Sibirya’nın doğal uzantısı olduğu iddiasıyla Arktik’teki ilk önemli hukuki egemenlik adımını atmıştır[11]. Kıta Sahanlığı anlaşmazlığı, Türkiye’nin de sık sık dile getirdiği bir konudur. Adalar Denizi ve Arktik Okyanusu’nun paylaştığı benzer anlaşmazlıklar hakkında her iki bölgede de yapılan bilimsel araştırmalar ve tespitler, sorunlara kalıcı bir çözüm bulabilmeyi amaçlamaktadır. 30 Ekim 2020 tarihinde Adalar Denizi’nde gerçekleşen deprem, söz konusu bilimsel tespitlerden bir tanesinin daha yaşanmasına sebep olmuştur. Kıta sahanlığı sorunundaki en önemli konu olan anakaranın uzantısı olma durumunu Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı şu sözlerle açıklamıştır: “Jeofizik gerçeklik deniz hukuku ile bir kez daha buluştu. … Adalar Denizi’nde yaşanan bu elim deprem bir kez daha teyit etmiştir ki Sisam gibi Türk kıyılarına yakın Yunan adaları, Türk kıta sahanlığındadır. Çünkü Yunan anakarası bu depremden etkilenmezken tüm Batı Anadolu etkilenmiş, hatta Türkiye’nin 3. büyük şehri İzmir’i ağır zarara uğratmıştır”[12]. Kıta sahanlığının ve dolayısıyla anakaraların doğal uzantılarının belirlenmesinde önemli rol oynama potansiyeline sahip olan depremler, bu anlamda bilimsel bir gerçeği ortaya koyma noktasında da önemli hale gelmiştir. Denizlerdeki egemenlik alanlarının belirlenmesinde bilimsel araştırmalar büyük önem arz etmektedir ve bu durumun Arktik’teki tezahürü 2007 yılında Rusya’nın gerçekleştirdiği “Arktika 2007” isimli seferdir[13].

Doğu Akdeniz ve Arktik Bölgesi 11

2001 yılında Kremlin’in hukuki olarak iddia ettiği Lomonasov Sırtı’nın Sibirya anakarasının doğal uzantısı olduğu iddiası BMDHS komisyonu tarafından incelemeye alınmış ancak 2002 yılında bilimsel kanıtların yetersizliği ifade edilmiştir. Bu sebeple Rusya, bilim insanlarını bu konuda seferber ederek devletin ortaya attığı iddiaların bilimsel temellerini araştırması için çalışma yapmaya teşvik etmiştir. Bilimsel araştırmalar Rus tezlerinin haklılığını ortaya koyarken bu eylemlerin siyasi sonuçları da olmuştur. Araştırmaların bitiminde Arktik okyanusunun tabanına metal bir kolla Rus bayrağı dikilmesi ve bu hareketin, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından tebrik edilmesi, sahildar devletler tarafından tepkiyle karşılanmış ve çeşitli eleştiriler yapılmıştır[14]. Putin’in bu deney hakkındaki ifadeleri şu şekildedir: “Tarihte ilk kez 4261 m derinlikten toprak ve flora örnekleri alınarak eşsiz bir deney yapıldı. Ve şimdi, Kuzey Kutbu’nun bu coğrafi noktasına, Arktik Okyanusu’nun tabanına, Rusya Federasyonu bayrağı çekilmiştir[15].” Dengeleri değiştirmeye yönelik izlenen diplomasinin Arktik bölgesindeki en önemli örneklerinden biri olan bu deney ve tabana bayrak dikilmesi, her ne kadar batı dünyası tarafından kışkırtıcı bir hareket olarak yorumlansa da Rusya tarafından ay yüzeyine bayrak dikilmesi gibi değerlendirilmiş, açık diyalog ve iş birliğinin sürdürülebilir olması için önemli bir adım olduğu iddia edilmiştir[16]. Bu eylemin sonuçlarından bir tanesi olarak, bölge devletleri tarafından Arktik’in nasıl algılandığını tartışmasız şekilde ortaya koyan “Arktik Okyanusu Konferansı” düzenlenmiştir. Rusya’yla başlayarak bölge devletlerinin siyasal bir tavır olarak ortaya koyduğu ancak o döneme kadar stratejik öncelik haline getirmediği egemenlik kaygıları, 27-29 Mayıs 2008 tarihinde Grönland’ın Ilulissat şehrinde düzenlenen Arktik Okyanusu Konferansı ve buna gelen tepkiler, gelecek dönemin siyasal hareketliliğinin temelini oluşturmuştur[17]. Konferans yalnızca sahildar Arktik devletleriyle sınırlı tutulmuştur. Bu durum Arktik jeopolitiğine uygun olmayan bir yaklaşımdır zira coğrafya siyaseti tarihsel olarak Arktik’in barındırdığı yerel unsurların yayılmış olduğu devletleri, yerel halkları ve özetle Arktik çemberindeki tüm aktörleri kapsamıştır. Bu bağlamda, Arktik Konseyi’ne üye olan ancak konferansın dışında tutulan aktörler tepki göstermişlerdir. En önemli mesaj “Inuit Dolay Kutupsal Konseyi (ICC)” başkanı Aqqaluk Lynge tarafından 28 Mayıs tarihinde konseye yaptığı konuşma sırasında verilmiştir. Konuşmasına Inuitlerin tarihi denizlerine kimin sahip olduğunun tartışmaya açılmasını eleştirerek başlayan Lynge, “Egemenlik” kavramına da yeni bir tanım getirmiştir.

Lynge yaptığı konuşmada: “Egemenlik ilginç bir terimdir. Farklı insanlar ve farklı ülkeler için farklı anlamlar ifade eder. Bugün buradaki bakanların ve diğerlerinin anlamasını istediğim şey, Inuitlerin kendi egemenlik tanımlarına sahip olduklarını bilmeleridir. Geçmişte Arktik devletlerinin sadık hizmetkârları olmamız, yaşadığımız zorluklara rağmen onlarla barış ve bir arada yaşama sohbetleri başlatırken ve aslında zaman zaman kendi egemenlik iddialarını desteklemiş olmamız, bu yeni tartışmada yalnızca piyon olduğumuz anlamına gelmemektedir. Şimdilerde ‘Kuzey Kutbu’nun sahibi kim?’ gibi yeni sorular soruluyor. Şimdi başkalarının sahiplik iddia ettiği Kuzey Kutbu’nda bizim binlerce yıllık bir geçmişimiz var. Bu soru Inuitler için çok eski bir sorudur. ‘Sahiplik’ kelimesinden rahatsız olsak da, eğer Inuitler’e ait olmayan bir kelime kullanmam gerekirse, Kuzey Kutbu’nun çoğuna “sahip” olanların hepsinin Inuitler olduğunu söylüyorum. Ve Inuitler, ICC aracılığıyla bu mesajı yüksek sesle, net ve hep beraber seslendirmeye devam edecekler.” demiştir[18]. ICC’nin Arktik özelinde sahip olduğu ve dahil edilmediği bir toplantı neticesinde dile getirdiği kaygıları, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” ile yaşadıklarıyla birebir örtüşmektedir. Ekonomik kaygılarla yapılan eylemler neticesinde tarihsel olarak egemen oldukları ve varlıklarını sürdürdükleri coğrafyaya yakın ülkelerin yine ekonomik sebeplerle kendilerini yok saymalarına haklı olarak tepki gösteren aktörler, bu haklılıklarını uluslararası arenaya taşımışlardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Ekim 2020 tarihinde AB kurumlarının başkanlarına ve AB üyesi ülkelerin liderlerine gönderdiği mektupla ortaya konan yaklaşım da Türkiye’nin kaygılarını ve hedeflerini ortaya koymuştur[19]. Her iki aktörün de yaklaşımı diyalog ve anlayışı öne çıkartmak üzerine kurulu bir şekilde dünyaya sunularak varlıklarını reddeden yapıların bölgedeki huzuru ve istikrarı tehdit eden faktörler olarak görülmesi gerektiğine inandıklarını belirtmişlerdir.

Arktik’te, ekonomik kaygılarla, devlet merkezli şekilde oluşturulan ve yalnızca sahildar devletlerin katılımıyla gerçekleşen Arktik Okyanusu Konferansı’na devletler farklı düzeylerde katılım gerçekleştirmişlerdir. Arktik Beşlisi olarak tanımlanan ABD, Rusya, Kanada, Norveç ve Danimarka’dan; Norveç, Danimarka ve Rusya, Dışişleri Bakanları Jonas GahrStøre, Per StigMøller ve Sergey Lavrov ile temsil edilirken, Kanada tabii kaynaklar bakanı Gary Lunn, ABD ise Dışişleri Bakan Yardımcısı John Negroponte ile konferansa katılmıştır. Egemen devletlerden hariç olarak Danimarka’nın özerk toprağı olan ve konferansın yapıldığı Grönland’ı temsilen başbakan Hans Enoksen de konferansta bulunmuştur. Konferans “Ilulissat Deklarasyonu” ile ortak bir metinde uzlaşabilmiş olsa da sürdürülebilir sahildar devlet formu doğmamıştır[20]. Ilulissat Deklarasyonu ise tarafların birbirlerine olan güvenlerinin azalmaya başladığı bir dönemde gerçekleşmesi ve iş birliği kanallarının açık kalmasına yardımcı olduğu için önemlidir. Tüm sahildar devletler uluslararası deniz hukukuna bağlılıklarını bildirerek yeni düzene ilk adımlarını atmışlardır.

Doğu Akdeniz ve Arktik Bölgesi 12

SVALBARD/SPITZBERGEN TAKIMADASI

Arktik Okyanusu’ndaki kıta sahanlığı sorunlarına bir başka örnek de Svalbard/Şpitzbergen takımadasıdır[21]. Svalbard takımadası özelindeki tartışmalar, hem Norveç’in hem de Rusya’nın öncülüğünde coğrafyadaki tüm aktörlerin politikalarındaki değişimlerin gözlenebilmesi adına özel bir yere sahiptir. Bu takımadanın sebep olduğu tartışmalar Doğu Akdeniz’de Türkiye – Yunanistan fikir ayrılıklarına da ışık tutabilecek niteliktedir.

Svalbard takımadası çok uzun yıllar boyunca sahipsiz ve devleti olmaksızın varlığını sürdürmüştür. Bölgedeki kömür ve maden yataklarının keşfi ise yirminci yüzyılın başında bu problemin varlığının hatırlanmasına sebep olmuştur. Norveç – İsveç birliğinin dağılmasının akabinde Birinci Dünya Savaşı ile uzayan süreç nihayetinde, bu sorun uluslararası bir antlaşmayla çözülmüş ve Svalbard Antlaşması Arktik bölgesi için tarihi niteliği ile birlikte ortaya çıkmıştır. 1920 yılında Paris konferansıyla beraber takımada üzerinde kesin bir Norveç egemenliği kabul edilmiş fakat bununla beraber antlaşmaya taraf devletler takımadanın kaynaklarından ortak yararlanabilme hakkına sahip olmuştur. Bu yönüyle anlaşma, Svalbard’a ve Arktik’e önemli bir özgünlük kazandırmıştır. Antlaşmanın niteliği gereğince Norveç tam egemenliğe sahipken, kaynakların antlaşmaya taraf devletler tarafından eşit şekilde kullanılma hakkının da bulunması zengin yer altı kaynakları olan bölge için hukuki tartışmaları da beraberinde getirmiştir. 1920 yılında uluslararası hukuk literatüründe kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge terimlerinin olmayışı ve dolayısıyla anlaşmada bu terimlerin yer almaması, bugün Norveç ve taraf devletler arasında görüş ayrılıklarına yol açmaktadır. Norveç’in MEB ve kıta sahanlığı sorunlarındaki tavrı pek çok taraf devlet ve örgüt tarafından eleştirilmektedir[22]. Norveç’in ileri sürdüğü teze göre takımada ve antlaşmanın ikinci ve üçüncü maddelerinde belirtildiği haliyle, “çevre sular” (territorial waters)[23] üzerindeki kaynaklardan eşit yararlanma hakkı yalnızca takımadanın 12 millik çevresini kapsayan karasuları ile sınırlıdır. Norveç takımada üzerindeki egemen devlet olarak ada çevresinde 200 deniz miline kadar MEB ilan edebilir ve bu bölge Norveç’e ait olmalıdır[24]. Konuya bir egemenlik problemi olarak yaklaşan Norveç’in söz konusu iddiasını dayandırdığı fikirler 1978’de Uluslararası Adalet Divanı’nda Yunanistan tarafından da dile getirilmişlerdir. Bu yönüyle iki ülkenin iddialarının dayanakları arasında bir paralellik kurulması mümkündür ancak aralarındaki fark ise bölgesel gerçekliklerdir. Norveç takımada oluşturduğu kesin olan bir adalar kümesi üzerinde tartışmasız ve herkes tarafından kabul edilen bir egemenliğe sahiptir, yalnızca kaynakların kullanımı üzerine yürüyen bir hukuki tartışma bulunmaktadır. Yunanistan ise anakarasının kıta sahanlığında bulunmayan ve üzerinde hukuki anlaşmazlıklar bulunan bir adalar kümesinde hak iddia etmektedir ve münhasır ekonomik bölgeler oluşturulurken bu adaların anakaraya üstün gelebileceği argümanı sebebiyle Norveç’ten ayrışmaktadır. Norveç ve Yunanistan’ın oluşturdukları tezlerin dayanakları arasında bir paralellik bulunsa da politik sonuçlar açısından Türkiye ve Norveç birbirlerine yakın tutumlar ortaya koymuşlardır. Bu açıdan bakıldığında uluslararası deniz hukukunun kendilerine verdiği hakları uygulamaya koymakta olan bu iki ülkenin egemenliklerini tesis edip uluslararası mecrada kabul görme çabaları benzerlikler taşımaktadır.

Türkiye ve Norveç’in birbirlerinden tamamen bağımsız şekilde yürüttükleri denizler üzerindeki egemenlik mücadeleleri arasındaki benzerliğin en önemli göstergelerinden bir tanesi de kar yengeci avlama hakları sebebiyle vuku bulan ve AB üyesi iki devlet Letonya ile Norveç’i karşı karşıya getiren “Senator Davası”dır[25]. Ocak 2017 tarihinde Norveç sahil güvenlik ekipleri, Svalbard takımadasının 200 millik sınırları içerisinde kar yengeci avladığını tespit ettikleri Letonya bayraklı “Senator” adlı gemiye çıkmış ve limana yanaşmasını sağlamıştır. Yerleşik bir türü Norveç’in egemenlik alanı içerisinde Norveç’ten lisans almadan avladığı gerekçesiyle gemideki yengeçlere ve ekipmanlara el konulmuş ayrıca SIA North Star adlı şirket para cezasına çarptırılmıştır. Yapılan itiraz sebebiyle görülen mahkeme sonucunda Norveç’in haklılığı vurgulanmıştır. Bunun üzerine SIA North Star konuyu uluslararası düzleme taşımış ve son olarak “Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü Merkezi”ne başvurmuştur. Letonya, AB içerisinde Norveç’in bu tavrına karşı bir eylem yapılması için çaba gösterdiyse de çabaları şu ana kadar sonuçsuz kalmıştır. AB’nin konuya bakışı Norveç’in haksız olduğu yönünde olsa da AB bir örgüt olarak Svalbard Antlaşması’na taraf olmadığı için dava süreçlerinde bulunması mümkün değildir. Öte yandan Letonya ise, AB’nin, bölgede kar yengeci avlayabilmesi için Letonyalı şirket SIA North Star’a lisans veren otorite olması sebebiyle sorunun çözümüne katkı sunmasını beklemektedir. Norveç ve AB arasındaki fikir ayrılığının temeli tam olarak bu noktadır. Bölgeyi bir egemenlik kaygısıyla okumakta olan Norveç, kendi egemenlik alanı olarak gördüğü Svalbard MEB’i üzerindeki izinleri ve lisansları kendisinin vermesi gerektiğine inanmaktadır. Bütün dava süreci boyunca kar yengeçlerinin balıkçılık anlaşmalarına ve balıkçılık hukukuna göre değil yerleşik türler ve kıta sahanlığı hukukuna göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Norveç, bunun da ötesinde bölgedeki lisansların Norveç’ten alınması gerektiğini de öne sürmüştür[26]. Uluslararası hukuka aykırı bir eylem yapmadığını, yalnızca egemenlik haklarını kullandığını, eğer lisans almayan gemi Norveçli bir şirkete ait olsaydı yine aynı hükümlere maruz kalacağını belirtmiştir. Bütün bu süreçten anlaşılan Norveç’in Svalbard çevresindeki balıkçılık koruma alanları ve münhasır ekonomik bölge sorunlarını egemenlik kavramı üzerinden değerlendiriyor oluşudur. Türkiye’nin AB üyesi komşusuyla ve diğer ülkelerle Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü mücadelenin temeli buna dayanmaktadır. Lisanslarını Türkiye’den almayan şirketlerin doğal kaynak arama faaliyetlerinin Türkiye tarafından engellendiğine defalarca şahit olduğumuz Doğu Akdeniz, bu anlamda Arktik ile aynı mücadeleye sahne olmaktadır. MEB, hukuki olduğu kadar siyasi de bir terimdir. Buna istinaden, MEB sahası üzerindeki egemenlik haklarını gerçekleştirebilmek için her ülkenin benzer iddiaları paylaştığı ülkelere ihtiyaç duyduğu düşünüldüğünde konunun hayati önemi daha iyi anlaşılabilir olacaktır.

 

HANS ADASI

Hans Adası, Arktik’teki tartışmaların egemenlik temelinde yürüdüğünü gösteren bir başka sorundur.[27] Hans Adası, 1.3 kilometre karelik bir kaya parçasıdır ve üzerinde hiçbir yaşam bulunmamaktadır. Bu durum hukuki açıdan önem arz etmektedir çünkü uluslararası hukuka göre denizdeki herhangi bir varlığın deniz yetki alanı yaratabilmesi için üzerinde kendi kendine yetebilen bir insan yaşamına sahip olması gerekmektedir. Hans Adası bu nitelikleri karşılamaktan uzaktır. Bu sebeple adaya olan ilginin ekonomik kaygılara dayanmadığını söylemek mümkündür. Adanın konumu ve mücadelenin niteliği sebebiyle Hans Adası üzerindeki Kanada Danimarka mücadelesi Türkiye ve Yunanistan’ın uzun yıllar boyunca sahip oldukları Kardak Kayalıkları problemine benzemektedir. Kanada ve Danimarka arasındaki barışçıl ilişkiler ve ekonomik bağlar fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmaya yetmemiş ve bugüne değin devam eden bir sorunun doğmasını engelleyememiştir. İki devletin 1973 senesinde Nares Boğazı’nı kapsayan şekilde yapmış oldukları sınır anlaşmasında Hans Adası’na herhangi bir atıf bulunmaması ve adanın boğazın ortasında yer alması sebebiyle zaman zaman askeri unsurları da içine katan bir mücadele örneği ortaya çıkmıştır. Danimarka, adayı siyasal olarak kendisine bağlı olan Grönland’ın bir parçası olarak görürken Kanada ise adayı kendi anakarasının bir parçası olarak görmektedir. Bilimsel çalışmalar yoluyla tezlerini kanıtlamak isteyen iki devlet 1984 yılından itibaren adaya bayrak dikme yarışına da girişmiştir. Danimarka’nın adaya Danimarka bayrağı dikmesiyle başlayan süreç zaman içerisinde askeri güç gösterilerine de dönüşmüş ve 2005 yılında taraflar gerginliğin daha fazla büyümemesi için bir araya gelseler de konuyu bir çözüme ulaştıramamışlardır.[28] Ada, Baffin Körfezi’ni Arktik Okyanusu’na bağlayan Nares Boğazı içinde yer aldığı için Kardak Kayalıkları ve Hans Adası sorunları benzer niteliklere sahiptirler.

Bölgesel politikalardaki değişimin en göze çarpıcı örneklerinden bir başkası ise ABD’nin 2020 sonunda ve 2021 başında yayınladığı Arktik belgelerinde görülmektedir. 1867 yılında Alaska’nın Rusya’dan satın alınmasından itibaren bir Arktik devleti olan ABD’nin bölgeyle ilgili politikalarının ilk izleri 1970’lerde görünmeye başlansa da gerçek bir yaklaşım ortaya konulmamıştır. Arktik bölgesinin ulusal güvenlikle ve anavatan kavramıyla ilişkilendirildiği ilk belge 2009 yılında yayınlanmış[29], ABD İç Güvenlik Bakanlığı Arktik konulu ilk stratejisini ise 2021 yılında yazmıştır[30]. Her ne kadar Amerikan ordusunun geçmişte Arktik coğrafyasıyla ilgili yayınladığı belgeler olsa da küresel etki gücü çok yüksek olan bu devletin Arktik’te yaşananlara tepki vermekte çok geciktiğini iddia etmek mümkündür. Bu iddia, 22 Temmuz 2020 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından “Bence biz, değil sadece Rusların, Çinlilerin de oradaki ilgisinin agresif hale gelişini izlerken biraz nahif davrandık. … Biraz geç kaldık. Sorun değil, önceden de partilere geç kaldığım oldu ve harika zaman geçirdim. Başaracağız” şeklindeki sözleriyle desteklenebilmektedir.[31] Bu durum ABD’nin bölgedeki hareketliliklere tümüyle cevap verebilmeye çalışmasına sebep olmuştur. Bölgede ABD öncülüğündeki NATO tatbikatlarının sayısındaki artış ve ikinci dünya savaşı sonrası işlevini kaybetmiş stratejik üslere artan ilgi bunun bir sonucudur. ABD yalnızca NATO üyesi müttefiklerle değil bölgesel partnerlerle de arttırdığı iş birliğiyle geç kalmış olmasının yaratacağı sorunların önüne geçmeye çalışmaktadır. ABD, bölgede artan Rus ve Çin etkisinden rahatsızlık duyması sebebiyle politikasında hızlı bir değişime gitmiş ve coğrafyayı öncelikleri arasına katmıştır. Stratejik olarak iki çarpıcı olay bu süreçte dikkat çekmiştir. Birincisi, dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı satın alma önerisi[32], ikincisi ise kapatılıp özel sektöre satılan Olavsvern denizaltı üssünün ABD nükleer denizaltıları için tesis edilme ihtimalidir.[33] Grönland Arktik için büyük stratejik öneme sahiptir. Bu sebeple de ABD ve diğer devletler Grönland’a yönelik politikalar geliştirmektedirler. Örneğin Grönland, Çin’le olan ilişkisini bu özerkliğe borçludur. ABD de Grönland’a dair politikalar geliştiren, Grönland’da temsilciliği bulunan ülkelerden bir tanesidir. İkinci Dünya Savaşı’yla başlayan ABD’nin Grönland ilgisi zamanla artmış ve ABD bunu ifade etmekten geri durmamıştır. 1946 yılında dile getirilen satın alma önerisi 2019 yılında başkan Trump tarafından yeniden ortaya atılmıştır. ABD’nin 2019 yılındaki bu tavrı Çin’in 2016 yılında Grønnedal bölgesindeki terk edilmiş bir donanma üssünü satın alma önerisiyle beraber düşünüldüğünde Danimarka’nın siyasetinde yol açtığı değişiklikleri anlamak mümkün olacaktır.[34] Çin’in 2011 yılından beri Grönland ile artan ilişkileri hem Danimarka’yı hem de ABD’yi endişelendirmiş ve Atlantik sistem için stratejik önemi büyük olan bu adayla ilgili ABD nihayetinde söz konusu teklifi dile getirmiştir. Yapılan araştırmaya göre ABD’nin satın alma fikrine “saçma” diyerek karşılık veren Danimarkalı yetkililer önerinin etkisinde kalarak Grönland Danimarka ilişkilerini ifade ederken kullandıkları dili değiştirmişlerdir. Satın alma önerisinden önce Grönland’ı “Danimarka’nın Arktik’teki uzantısı” şeklinde tanımlayarak Danimarka’yı Faroe Adaları ve Grönland’tan üstün şekilde tutan tavırlarından vazgeçmişlerdir. 2019’dan sonra yayınlanan belgelerde ve kullanılan ifadelerdeki üslup değişmiş ve yerini “Üç ortak” tanımına bırakmıştır. Danimarka Dışişleri Bakanı Jeppe Kofoed’in ortaya koyulacak olan yeni Arktik stratejisinin “Müşterek bir strateji” olacağını belirtmesi, üç eşit ortağın da katılımıyla hazırlanacağını söylemesi bu değişimin en net göstergelerinden bir tanesidir.[35] Grönlandlı politikacıların satın alınma talebini kesin bir dille reddetmelerine rağmen hedeflerinin yine de bağımsızlık olduğunu ifade ettikleri göz önüne alındığında Danimarkalı politikacıların kullandıkları dili değiştirmelerinin amaçlarından birinin de mevcut eşitsizliği ortadan kaldırmak olduğu sonucuna varmak mümkündür.

Bir diğer olay ise Olavsvern üssünün ABD nükleer denizaltılarının kullanımına açılmasıdır. 2016 yılından beri Norveç’le Yüksek Kuzey’de bir deniz üssünün bulunması için görüşmeler yürüten ABD kapatılan bu deniz üssünü yeniden kullanıma açmayı Norveçli ortaklarıyla görüşmüş ve 2020 yılında yalnızca merkezi iktidardan değil, yerel otoritelerden de izin almayı başarmıştır. Norveçli bazı aktörler sürece şüpheyle yaklaşmış da olsalar Norveç ABD iş birliği şu an için bu alanda ilerlemesini sürdürmektedir. Olavsvern üssü 2009 yılında kapatılarak özel bir şirkete devredilmişti ancak ABD Rusya ve Çin etkisinin çok güçlenmeye başladığı gerekçesiyle üssün yeniden askeri bir statü kazanmasını istemiştir. Üssün konumu gereğince bu hamlenin Rusya tarafından kışkırtmaya yönelik bir hareket olarak okunacağını kestirmek zor değildir.

Bu iki olay da 2014 yılı sonrasında güçlenen Rusya Çin iş birliğinin Arktik bölgesindeki etkilerine karşı ABD’nin verdiği karşılıklardır. 2014 yılında Kırım’ın ilhakı sebebiyle Rusya’nın maruz kaldığı ekonomik ambargolar Rusya ve Çin’i birbirlerine yakınlaştırmakla kalmamış, çok kutuplu dünya iddiasının da en önemli göstergelerinden birisi olacak faydacılığa dayalı bir iş birliğinin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Dünyanın farklı coğrafyalarında ortak çıkarları sayesinde beraber hareket etme imkânı arayan, bir anlamda da birlikte hareket etmeye mecbur bırakılan, bu iki ülkenin Arktik’te Kutup İpek Yolu, Kuzey Denizi Rotası gibi projeler başta olmak üzere iş birliğini güçlendirmesi ABD tarafından tehdit olarak algılanmalarına sebep olmuştur. Bu sebeple de ABD müttefikleri ve partnerleri aracılığıyla politikalara karşılık vermiştir. ABD’nin tek kutuplu dünya döneminde karakteristik özelliklerinden birisi haline gelen domine edici ve proaktif politika anlayışına ters olan bu durum çok önemlidir. Bölge devletleri ABD’nin yerel dinamiklere aykırı şekilde yürüttüğü politikalar sebebiyle müttefik olsalar dahi endişelerini dile getirmişlerdir. Bu durum Libya’da Doğu Akdeniz’de de görülmektedir. Uzun yıllar boyunca devam eden iç savaşa Türkiye’nin Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle yaptığı anlaşmayla beraber taraf olmasıyla birlikte Türkiye Doğu Akdeniz’de ABD’nin alışık olmadığı bir sürecin kapısını aralamıştır. Bu sebeple Arktik Okyanusu’nda ve Doğu Akdeniz’de önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan gelişmelerin benzer nitelikler taşıyacakları açıktır.

Çin’in Arktik bölgesine dair politikaları 2018 yılında yayınlanan “Beyaz Kitap” ile duyurulmuştur.[36] Uluslararası hukukta emsali olmayan ve bölge gerçeklikleriyle de uyuşmayan bir şekilde kendisi “Yakın Arktik devleti” ilan eden Çin’in Arktik’teki etkisini artmaya devam etmektedir. Çin’in kendisi için kullandığı “Yakın Arktik Devleti” tanımı Çinli bilim insanı Hao Xiaoguang tarafından hazırlanan dikey dünya haritası ile meşruiyet kazanmaktadır. Xiaoguang’ın harita hazırlama usullerinde yaptığı yenilik sayesinde Arktik Okyanusu bir ara deniz halini almış ve ABD ile Çin’i birbirinden ayıran okyanusun Pasifik değil Arktik olduğu gösterilmiştir.[37] Arktik’in Avrupa ve Amerika arasındaki bir ara deniz olarak kabul edilmesi, Çin’den Avrupa’ya en kısa mesafenin buradaki ticaret rotaları olması ve dolayısıyla bölgede yaşanan olayların Çin üzerinde doğrudan etkiye sahip olması sebebiyle Çin kendisinin bölgeye yakın olduğu iddiasını ortaya atmıştır. Çin’in kendine özgü dünya algısını anlamak Çin’in Arktik politikalarını ve sebeplerini anlayabilmeyi de kolaylaştıracaktır. Çin Arktik stratejisini 2018 yılında duyurmuş olsa da Arktik’e olan ilgisi ve Arktik devletleriyle olan ilişkisi daha eskiye dayanmaktadır. Tarihsel olarak bağlarının bulunmadığı bu bölgeye dair Çin’den gösterilen ilginin ilk örnekleri 1990’lı yılların sorunda ve 2000’li yılların başında bilimsel çalışmalar yoluyla, Gao Dengyi ve ekibiyle ortaya çıkmıştır.[38] 2001 yılında Çin’in Svalbard’ta bir bilimsel merkez kuracağının ilan edilmesiyle beraber Çin’in Arktik’teki kalıcı varlığı kesinleşmiştir. Bu sebeple Arktik bölgesinde çok önemli bir gerçeklik olan “Bilim Diplomasisi”ni Çin’in başarılı bir şekilde kullanmış olduğu söylenebilir. 1925 yılında taraf olduğu ve taraf olan devletlere Svalbard takımadaları üzerinde bilimsel çalışmalar yürütme hakkı veren Svalbard Anlaşması bu yüzden Çin için özel bir öneme sahiptir. Bilimsel araştırmalar yoluyla Arktik’e ulaşımını kolaylaştırmayı ve Arktik’teki varlığını arttırmayı hedefleyen Çin 1996 yılında “Uluslararası Arktik Bilim Komitesi” adlı örgüte üye olarak bu konuda önemli bir adım daha atmıştır.[39] Ayrıca Arktik ülkelerinden İzlanda’yla ve Danimarka’nın özerk bölgesi Grönland ile olan ikili ilişkilerini geliştirerek siyasi bağlantılar da kurmayı hedefleyen Çin, bu konudaki en büyük şansı 2014 sonrası karşılaştığı ekonomik ambargolar nedeniyle stratejik olarak nitelediği Arktik bölgesi yatırımlarına yurt dışı kaynaklı finansman bulmakta zorlanan Rusya ile elde etmiştir.[40] Ancak bununla beraber farklı Arktik ülkeleriyle de ilişkilerini devam ettirmiştir.

Çin’in ekonomik ve siyasi sebeplerle faydacı bir iş birliğine açık yaklaşımı Grönlandlı ve İzlandalı politikacıların ilgisini çekmiş, bu yolla Çin, ilgili adalar ve Arktik üzerinde etki sahibi olmaya başlamıştır. 2008 yılında ekonomik krizin etkilerini derinden hisseden İzlanda AB ile olan ilişkilerini güçlendirmek istese de AB üyelik süreci boyunca üzerinde anlaşma sağlanamayan, İzlanda ekonomisi için büyük önem taşıyan, balıkçılık kotaları ve İzlanda’da yaşanan hükümet değişiklikleri sebebiyle üyelik tamamlanamayarak 2015 yılında üyelik başvurusunu geri çekmiştir. Çin ve İzlanda, İzlanda’nın AB üyelik sürecini sonlandırdığı 2015 yılında ticaret anlaşması imzalamışlardır.[41]Aynı zamanda bu süreçte Çin ve Grönland politikacıların karşılıklı ziyaretlerine sahne olmuşlar ve 2014 yılında Grönland’da 2007 senesinden beri faaliyet gösteren “Greenland Minerals” ve “China Nonferrous Metal Industry’s Foreign Engineeringand Construction Company” şirketleri uzlaşı belgesi imzalamışlardır. İki sene içerisinde Çinli Shenghe Resources şirketinin Greenland Minerals’in %12,5’ini satın almasıyla Çin’in Grönland’taki varlığı güçlenmiştir.[42] Her iki adayla da ekonomik, teknolojik ve bilimsel ilişkilerini sürdüren Çin adaların “Tek Kuşak Tek Yol” kapsamında ortaya çıkan “Buz İpek Yolu” için önemli olabileceğini değerlendirmektedir. 2018 yılında İzlanda’nın Tek Kuşak Tek Yol projesine davet edilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir.

2013 yılında “Tek Kuşak Tek Yol” projesinin ilan edilmesiyle beraber küresel etkisini arttırmayı hedefleyen Çin, proje kapsamında “Buz İpek Yolu” fikrini de ortaya koymuştur. Buz İpek Yolu stratejisi Çin’in Arktik ülkeleriyle olan ilişkilerini güçlendirmesi temelinde ortaya çıkmıştır ve Çin’den Avrupa’ya ulaşan en kısa deniz rotasını kullanılabilir hale getirmeyi hedeflemektedir. Bu sebeple 2017 yılında Çin’in İpek Yolu ve Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası projeleri birleştirilerek Avrasya’nın doğusundan batısına uzanan en kısa deniz yolu bu iki devletin de çok büyük önem verdiği ortak bir çalışma alanı haline gelmiştir. Ancak Çin’in Buz İpek Yolu Rusya’nın Kuzey Denizi Rotası’yla aynı anlamı taşımamaktadır, Çin Kuzey Deniz Rotası’nı Deniz İpek Yolu’nun Arktik ara denizinde kullanılabilir hale gelecek ilk ayağı olarak görmekte ve bununla beraber Transpolar Deniz Rotası hakkındaki araştırmalarını sürdürmeye devam etmektedir.[43]Bu bağlamda 2012 yılında “Xue Long” adlı buz kırıcının Trans polar Deniz Rotası’nı takip etmesi Çin’in hedeflerini göstermiş olduğu için önemlidir.

Yükselen bir küresel güç olan Çin her iki coğrafya için de stratejiler geliştirmekte ve bu stratejiler zaman zaman birbirlerine benzemektedir. Çin’in Tek Kuşak Tek Yolu kapsamında Arktik’te İzlanda veya Grönland için öngördüğü rolün Akdeniz coğrafyasındaki karşılığı Yunanistan ve Pire limanıdır. Akdeniz havzasında etkinliğini arttırmak için ticaret yolları üzerinde bulunan ülkelerle ekonomik ilişkilerini güçlendiren Çin Tek Kuşak Tek Yol projesinin Avrupa’ya açılan kapısı olarak Pire limanını görmektedir. Proje kapsamında Yunanistan ve Çin yaptıkları anlaşmalar ve geliştirdiği iş birliği modeli İzlanda ve Grönland ile örtüşmektedir. Ekonomik olarak sorunlara sahip bu ülkeler ve Grönland Çin tarafından NATO etkinlik alanına giriş noktaları olarak belirlenmişlerdir ve bu durum Pire limanının “Ejderha Başı olarak tanımlanmasıyla kanıtlanmıştır.[44] Yapılan ticari anlaşmaların ABD tarafından bir tehdit olarak algılanıyor oluşunun sebebi budur.

 

SONUÇ

Arktik Okyanusu 21. yüzyılın en önemli siyasi mücadele sahalarından birisi olma potansiyeline sahiptir. Küresel ısınmanın yarattığı yeni jeopolitik durum yalnızca Arktik devletlerini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda küresel etkilere de sahip olacaktır. Münhasır Ekonomik Bölge, kıta sahanlığı ve egemenlik kavramlarının bölgede sebep olduğu tartışmalar Türkiye tarafından da Doğu Akdeniz’de derinden hissedilmektedir. Birbirlerinden uzak gibi görünen bu coğrafyalarda politika yapan aktörlerin birçoğunun aynı olması kurulan müttefiklik, ortaklık ve hasımlık ilişkilerinin büyük oranda coğrafya dışına da taşınmasına sebep olmaktadır. Arktik coğrafyasının diyalog temelli ve açık yapısının korunmasının zorlanmaya başladığı bu günlerde benzeri sorunlarla karşılaşmış ülkelerin sağlayacağı destek önemlidir. Türkiye gibi deniz yetki alanları üzerinde egemen olma mücadelesi veren, üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada ülkesinin Arktik coğrafyası ve Arktik’in geleceği hakkında yerine getirmesi gereken sorumlulukları vardır. Bununla beraber Arktik, Türkiye’nin haklı tezlerine uluslararası bir meşruiyet kazandırmak için ihtiyacı olan dostane ilişkileri geliştirebileceği ülkelere ev sahipliği yapmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin Svalbard Anlaşması’na taraf olması da büyük önem taşımaktadır.

Yaşanılan sorunlar ve bu sorunları tecrübe eden aktörlerin verdikleri tepkiler incelendiğinde, Doğu Akdeniz ve Arktik coğrafyaları arasındaki paralellik bu iki bölgedeki sorunların çözümünde birbirine yardımcı olabileceklerini göstermektedir. Siyasal gerçeklikleri arasında örtüşen pek çok noktayı barındıran bu iki bölge gelecekte birbirine daha yakın şekilde anılacaktır. Sahildar devletlerin egemenlikleri için verdikleri mücadele ve dünyanın değişen politik atmosferi sebebiyle kurulan ittifaklar bu iki bölgeyi birlikte tanımlamaya izin verecektir. Tartışmalı başlıkların değerlendirmesi açıktır, her iki bölgenin aktörlerinin sahip oldukları sorunlar ve sorunlara yaklaşımları arasındaki paralellikler bu iki coğrafyadaki ekonomik ve jeopolitik değerlendirmeleri birlikte düşünmeyi gerektirmektedir. Farklı coğrafyalarda aynı tezler üzerinden siyasi ve ulusal çıkar sağlayabilecek devletler arasında özellikle NATO, AB ve BM gibi kuruluşlar üzerinden gerçekleşebilecek olan söylem ortaklığı, ortaya koyulan tezlerin birbirlerini destekleyerek uluslar arası alanda meşruiyet elde etmeleri açısından oldukça faydalı sonuçlar ortaya koyacaktır.

Tüm bu veriler ışığında coğrafyalar farklı olsa bile, devletler arasındaki söylem benzerliği ve tez ortaklıklarının uluslar arası alanda sunabileceği fırsatlar büyüktür. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklı iddialarında sahada üstünlük ve çevre devletlerle ilişki kurmasının yanında, Doğu Akdeniz üzerinde kendileri için nüfuz alanı yaratmaya çalışan uzak coğrafyadan devletler ile ilişki kurmasının sağlayacağı diplomatik faydalar dikkatle incelenmeli ve Türkiye’nin Arktik’e kayıtsız kalmayacağı bir dış politika edinilmelidir.

 

Soner Atakan ERTÜRK


[1] “Gorbachev Speech,” Barents Info, Erişim Tarihi: Şubat 7, 2021, https://www.barentsinfo.fi/docs/Gorbachev_speech.pdf

[2] Juha Käpylä ve Harri Mikkola, “On Arctic Exceptionalism,” Fin Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, Erişim Tarihi: Şubat 3, 2021, https://www.fiia.fi/en/publication/on-arctic-exceptionalism

[3] “Circum-Arctic Resource Appraisal: Estimates of Undiscovered Oil and Gas North of the Arctic Circle,” The U.S. Geological Survey, Erişim Tarihi: Ocak 29, 2021 01  https://pubs.usgs.gov/fs/2008/3049/

[4] Arktik Konseyi, Erişim Tarihi: Ocak 27, 2021, https://arctic-council.org/en/about/states/russian-federation/

[5] Anne Marie Brady, “The Rise of a New Polar Power,” Erişim Tarihi: Şubat 10, 2021, https://www.cambridge.org/core/books/china-as-a-polar-great-power/rise-of-a-new-polar-power/CA49270E202753F328433E5CB3D57A7B/core-reader#

[6] “Rusya Federasyonu’nun Arktik’te 2020 ve sonrasına kadarki dönem için devlet politikasının temelleri,” Government, Erişim Tarihi: Ocak 27, 2021 http://static.government.ru/media/files/A4qP6brLNJ175I40U0K46x4SsKRHGfUO.pdf

[7] “Rusya Federasyonu Arktik Bölgesinin Geliştirilmesi ve 2020’ye Ulusal Güvenliğin Sağlanması Stratejisi,” Government, Erişim Tarihi: Ocak 17, 2021 http://static.government.ru/media/files/2RpSA3sctElhAGn4RN9dHrtzk0A3wZm8.pdf

[8] “Rusya Federasyonu Devlet Programı – Rusya Arktik Bölgesinin 2020’ye Kadar Sosyoekonomik Gelişimi,” Government, Erişim Tarihi: Şubat 17, 2021, http://static.government.ru/media/acts/files/0001201404240039.pdf

[9] “Rusya Federasyonu Devlet Programı – Rusya Arktik Bölgesinin 2025’e Kadar Sosyoekonomik Gelişimi,”  Government,  Erişim Tarihi: Ocak 17, 2021, http://static.government.ru/media/files/GGu3GTtv8bvV8gZxSEAS1R7XmzloK6ar.pdf

[10] Cihat Yaycı, “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Paylaşılması Sorunu ve Türkiye,” Bilge Strateji, Erişim Tarihi: Şubat 9, 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/43488

[11] Ria Novosti, “Arktika-2007″nin sonuçları kıta sahanlığı kararların temelini oluşturmalı – Putin,” Erişim Tarihi: Ocak 29, 2021 https://ria.ru/20070807/70526260.html

[12] “Amiral Yaycı İzmir Depremi Sisam Gibi Adaların Türk Kıtasahanlığında Olduğunu Teyit Etmiştir,” Aydınlık Gazetesi, Erişim Tarihi: Ocak 29, 2021, https://aydinlik.com.tr/haber/amiral-yayci-izmir-depremi-sisam-gibi-adalarin-turk-kita-sahanliginda-oldugunu-teyit-etmistir-222309

[13] C. J. Chivers, “Russians Plant Flag on the Arctic Seabed,” New York Times, Erişim Tarihi: Ocak 28, 2021 https://www.nytimes.com/2007/08/03/world/europe/03arctic.html

[14] Tom Partiff, “Russia plants flag on North Pole seabed,” The Guardian, Erişim Tarihi: Ocak 28, 2021, https://www.theguardian.com/world/2007/aug/02/russia.arctic

[15] Novosti, “Arktika-2007″nin sonuçları kıta sahanlığı kararların temelini oluşturmalı – Putin.”

[16] “Sergey Lavrov Rus seferine verilen tepkiye şaşırdı,” Kommersant,  Erişim Tarihi: Şubat 10, 2021, https://www.kommersant.ru/doc/792794

[17] Rahbek-Clemmensen ve G. Thomasen, “Learning from the Ilulissat Initiative,”Centre for Military Studies, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021, https://cms.polsci.ku.dk/publikationer/learning-from-the-ilulissat-iniative/download/CMS_Rapport_2018__1_-_Learning_from_the_Ilulissat_initiative.pdf

[18] Clemmensen ve Thomasen, “Learning from the Ilulissat Initiative.”

[19] “Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan AB liderlerine mektup,” İletişim Başkanlığı. Erişim Tarihi: Şubat 8, 2021, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021 https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogandan-ab-liderlerine-mektup

[20] Inge Winkelman, “Fixed Rules of Play for Dividing up the Arctic Ocean,” German Institute for International and Security Affairs. Erişim Tarihi: Ocak 28, 2021, https://www.swp-berlin.org/en/publication/the-ilulissat-declaration-of-the-arctic-coastal-states/ 

[21] Torbjørn Pedersen, “The Svalbard Continental Shelf Controversy: Legal Disputes and Political Rivalries,” Ocean Development & International Law, Erişim Tarihi: Şubat 4, 2021, https://www.researchgate.net/publication/233465391_The_Svalbard_Continental_Shelf_Controversy_Legal_Disputes_and_Political_Rivalries

[22] Andreas Østhagen ve Andreas Raspotnik, “Crab! How a dispute over snow crab became a diplomatic headache between Norway and the EU,” Marine Policy, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021, https://doi.org/10.1016/j.marpol.2018.09.007

[23] “The Svalbard Treaty,” University of Oslo, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021, https://www.jus.uio.no/english/services/library/treaties/01/1-11/svalbard-treaty.xml

[24] Robin Churchill ve Geir Ulfstein, “The Disputed Maritime Zones around Svalbard,” UlfsteinErişim Tarihi: Şubat 10, 2021, http://ulfstein.net/wp-content/uploads/2012/08/ChurchillUlfstein20101.pdf

[25] Øystein Jensen, “The Svalbard Treaty and Norwegian Sovereignty,” Arctic Review on Law and Politics, Erişim Tarihi: Şubat 7, 2021, https://arcticreview.no/index.php/arctic/article/view/2348/4673

[26] Gwladys Fouche, “Norway Supreme Court hears snow crab case with implication for oil,” Reuters, Erişim Tarihi: Şubat 9, 2021,  https://www.reuters.com/article/us-norway-eu-snowcrab-idUSKCN1P9003

[27] Esra Vardar Tutan ve Seçkin Arpalıer, “Uluslararası İlişkilerde Yeni Rekabet Alanı Olarak Arktik,” Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/968573

[28] Martin Breum, “Analysis: Hans Island – and the endless dispute over its sovereignty,” High North News,  Erişim Tarihi: Şubat 4, 2021, https://www.highnorthnews.com/en/analysis-hans-island-and-endless-dispute-over-its-sovereignty

[29] “National Security Presidential Directive 66 and Homeland Security Presidential Directive 25,” Beyaz Saray, Erişim Tarihi: Şubat 4, 2021, https://fas.org/irp/offdocs/nspd/nspd-66.htm

[30] Hilde Gunn Bye, “US Department of Homeland Security Launches Arctic Strategy,” High North News:, Erişim Tarihi: Ocak 16, 2021, https://www.highnorthnews.com/en/us-department-homeland-security-launches-arctic-strategy

[31] Nikolaj Skydsgaard, “US ‘late to the party’ in the Arctic, says Pompeo,” Reuters, Erişim Tarihi: Şubat 6, 2021,  https://www.reuters.com/article/us-usa-security-arctic-idUSKCN24N2HU

[32] Mitu Gulati ve Joseph Blocher, “Sure, Trump Can Buy Greenland. But Why Does He Think It’s Up to Denmark?,” Politico, Erişim Tarihi: Şubat 10, 2021, https://www.politico.eu/article/donald-trump-can-buy-greenland/

[33] Morten Jentoft, “Forsvaret tilbake til Olavsvern: Kan åpne for amerikanske atomubåter,” NRK, Erişim Tarihi: Ocak 16, 2021, https://www.nrk.no/urix/olavsvern-til-forsvaret-1.15195803

[34] Ties Dams, Louise van Schaik ve Adája Stoetman, “Presence Before Power,” Clingendeal, Erişim Tarihi: Ocak 20, 2021, https://www.clingendael.org/pub/2020/presence-before-power/3-iceland-what-is-china-doing-there-and-why/

[35] Maties Hvid Toft, “Markant forandring i måden danske politikere taler om Grønland efter Trumps købsforsøg,” Kalaait Nunaata Radioa, Erişim Tarihi: Ocak 30, 2021, https://knr.gl/da/nyheder/markant-forandring-i-m%C3%A5den-danske-politikere-taler-om-gr%C3%B8nland-efter-trumps-k%C3%B8bsfors%C3%B8g

[36] “China’s Arctic Policy,” Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Konseyi Bilgi Ofisi, Erişim Tarihi: Ocak 19, 2021, http://english.www.gov.cn/archive/white_paper/2018/01/26/content_281476026660336.htm

[37] Brady, “The Rise of a New Polar Power.”

[38] Yanyan, “North Pole to Get First Chinese Research Station,” Beijing Today, Erişim Tarihi: Şubat 11, 2021,  https://archive.org/details/BeijingTodayCN20011109/page/n1/mode/2up

[39] W Yaxin, “China’s participation in the international scientific cooperation in the Arctic,” IOP Publishing, Erişim Tarihi: Şubat 11, 2021, https://www.researchgate.net/publication/343637510_China’s_participation_in_the_international_scientific_cooperation_in_the_Arctic

[40] Дмитрий Тренин, “Kuzey Kutbu’nda Rusya ve Çin: İşbirliği, Rekabet ve Avrasya Güvenliği için Çıkarımlar,” Московский центр Карнеги, Erişim Tarihi: Şubat 12, 2021, https://carnegie.ru/commentary/81384

[41] Dams, Schaik ve Stoetman, “Presence Before Power.”

[42] Helle Nørrelund Sørensen, “Kuannersuit: Kinesisk selskab kommer ind ad bagdøren,”KNR, Erişim Tarihi: Şubat 12, 2021,  https://knr.gl/da/nyheder/kuannersuit-kinesisk-selskab-kommer-ind-ad-bagd%C3%B8ren

[43] Mia M. Bennett, Scott R. Stephenson, Kang Yang ve diğerleri, “The opening of the Transpolar Sea Route: Logistical, geopolitical, environmental, and socioeconomic impacts,” Marine Policy, Erişim Tarihi: Şubat 13, 2021, https://doi.org/10.1016/j.marpol.2020.104178

[44] Xiaoli, “The New Silk Road of China: One Belt, One Road and Greece,” Embassy of the People’s Republic of China in the Hellenic Republic, Erişim Tarihi: Şubat 1, 2021, http://gr.china-embassy.org/eng/zxgx/t1351970.htm

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here