Bir Film, Bir Soru!

Zoltán Fábri’nin yönettiği, 1976 yapımı, ‘’Az Ötödik Pecsét (Beşinci Mühür)’’ isimli filmde geçen bir sahnede şu replikler bize sunulmaktadır;

Gyurica: Bay Kovacs, biri sana öleceğini ve öldükten sonra tekrar doğmak istediğin kişiyi seçme hakkının olduğunu söyleseydi Gyugyu’yu mu yoksa Tomoceuszkatatiki’yi mi seçerdin? Sana açıklayayım bu Tomoceuszkatatiki bir kral. Lucs-Lucs adalarının hükümdarı.

Kovacs: Gyugyu Kim?

Gyurica: O bir köle Bay Kovacsk, kitaplardaki gibi basit bir köle işte. Size onun hakkında birkaç hikâye anlatayım. Böylelikle onun nasıl gerçek bir köle olduğunu görebilirsiniz. Bir keresinde efendisinin huzurunda gülme krizine tutulmuş ve efendisi de ona neden güldüğünü sormuş. Köle samimi bir şekilde cevaplar: “aklıma bir şey geldi de” demiş. Efendi “hepsi bu mu?’’ diye sorar. “Bir daha bunun olmasına müsaade etmeyeceğim’’ ve kölenin dilini kestirir. Çünkü kölenin dilini keserek aynı zamanda düşüncelerini de kesebileceğini düşünür. Kız kardeşi kaçırıldığında Gyugyu ağlar. Çok gençmiş ve efendiye bir hediye olarak verilmiş. Efendisinin şehvet düşkünlüğünden dolayı öldürülür ve bunu öğrenen Gyugyu çok kederlenir. İki yıl sonra oğlu da elinden alınır ve şehvet düşkünü yaşlı bir krala verilir. Gyugyu’nun acısı daha da katlanır. Acısını daha da haklı göstermek için karısının burnu sakarlık yüzünden kesilmiş ve sonra efendisinin evcil maymununun kuyruğuna bastı diye gözlerinden bir tanesi çıkartılmış.

Kovacs: Zavallı perişan adam. Bu kadar kederi nasıl taşıyabilir?

Gyurica: Bir teorisi vardı Kovacs. Her akşam şu cümleleri söyleye söyleye kendini teselli eder, ben perişan bir köleyim bana zulmedebilirler, beni küçük düşürebilirler, gözlerimi çıkartabilirler, çocuklarımı benden alabilirler, eşimi öldürebilirler ama yaşamım yine de en iyisidir çünkü böyle korkunç suçlar işlemiyorum. İlaveten şunları söyler ben her şeyden mahrum olmuş biriyim ama vicdanım temiz ve asıl önemli olan da bu. Köle bu düşüncelerle kendini teselli eder ve şaşırtıcıdır ki gerçekten teselli budur. Kral ise, çağının gerekliliklerini yerine getirdiği için vicdan azabı duymamış. Yaptıklarının haklı olduğuna inanmış.

Kovacs: Şaka yapıyor olmalısın! İşledikleri suçları herkes öğrenmeli!

Gyurica: Neden bu kadar çok şaşırdınız Bay Kovacs? Günümüzdeki milyonlarca aç insana ne demeli? Ya da lanet olası bir fonograf alamayanlara? Vaktimizi harcamayalım Bay Kovacs, Gyugyu ya da Tomoceuszkatatiki olmak istiyorsanız buna karar vermek için beş dakikanız var’’.

Siz olsaydınız kimi seçerdiniz?

Bu soruyu uluslararası ilişkiler düzleminde düşünürseniz, aktörlerin karar verme mekanizmalarının sizden pek farklı olmadıklarını görürsünüz. Özellikle ideolojilerin boyunduruğu altında üretilen politikaların aslında birer tahakküm aracı olarak kullanılması ve hiçbir koşulda ahlak temelli olmayan bu davranışların meşru zemininin insan olmaması uluslararası sistemi anarşik forma sokmaktadır. Güvenlik ikilemi denilen bir paradoksun oluşması ise fırsat maliyeti olarak aktörlerin yanlarına kar olarak kalmaktadır. Örneğin; “Soğuk Savaş’taki her bir tarafın farklı bir siyasi ideolojiye (Batı’da liberalizmin, Doğu’da komünizmin varlığı) sahip olması, aralarındaki rekabeti sadece askeri bir rekabet olmaktan çıkarıp küresel düzeyde kalplerin ve akılların kazanılması için yapılan siyasi bir rekabete dönüştürdü. (Michael E. Smith, 2020, s. 54)

Yapılan bu siyasi rekabetler modern devletlerin kuruluşu itibari ile başlamamıştır, insanlığın toplumsallaşmaya başlaması ile ortaya çıkmıştır. Toplumsallaşmanın sonucunda, yöneten ve yönetilenler sınıfı ortaya çıkmaktadır, Karl Marx’ın deyimiyle; sınıf çatışması insanın tarihinde kara bir leke olarak durmaktadır. Pek tabi bu sınıf çatışmasını düzenleyen devleti Rousseau’nun perspektifinden bakmak gerek; “eğer bir hükümdarınız varsa bu, bizi bir efendimiz olmasından koruması amacıyladır’’. (J.J. Rousseau, 2010, s. 158) demektedir ve ek olarak ‘’politik ayrımlar, zorunlu olarak vatandaşlar arasında ayrımlara yol açar’’ (J.J. Rousseau, 2010, s. 168) önermesini ekler.

Bu hususu değerlendirmeyi elzem görüyorum çünkü eşitsizliğin kaynağı olarak devlet, en temelde ciddi bir rol sahibidir. Devletin bu tahakkümünü daha iyi anlamak için Hobbes’un Leviathan’ına bakmak gerekebilir fakat bu makale devlet nedir sorusuyla ilgilenmeyip, devletin baskı mekanizmalarını kontrol altına almak ve onu nasıl ehlileştirebiliriz veya ehlileştirebilir miyiz sorusu sormaktadır. Başka bir ifadeyle, “bu devlet, Hobbes’un tahayyül ettiği gibi mutlak ve sınırsız güce sahip bir deniz canavarı değil, prangalanmış bir devlet olmalıdır. Yasaları uygulama, şiddeti denetim altına alma, ihtilafları çözme ve kamu hizmetlerini sağlama kapasitesi olan ama aynı zamanda kendine güvenen ve iyi örgütlenmiş bir toplum tarafından ehlileştirilmiş ve denetim altına alınmış bir devlete ihtiyacımız vardır’’. (Daron Acemoğlu, James A. Robinson, 2020, s. 45) ifadeleriyle ilgilenmektedir.

Bu noktada toplum için devlet anlayışı post modern dünyanın belki de unuttuğu bir anekdot olarak tabandan tavana doğru tekrar hatırlatılmalı çünkü devlet için toplum anlayışı bugün milliyetçilik gibi bağnaz bir grup problem ile bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyin kendi milletini üstün görmesi tarihte Hitler ve Mussolini örneklerinde görebileceğimiz gibi milyonların ölümleri ile sonuçlanmıştır. Fakat küreselleşmenin ortaya çıkardığı tek devlet ve tek millet anlayışının da herhangi bir kriz döneminde uygulanmadığını açıkça gördük. Örneğin Covid-19 salgınında devletlerin sınırlarını nasıl kapattıklarını ve sağ popülizmin nasıl yükseldiğini deneyimledik. Öyle ki Meksika sınırına çekilen duvar, demir perde değil, federal perde olarak karşımıza çıkmaktadır. (www.amerikaninsesi.com, 2019)

Sonuç veya Cevap!

Bir soruyu cevaplamak bu kadar zor olmasa gerek, öyle ki “vicdan, tek başına, üzerine hiçbir yönetim sisteminin kurulamayacağı, anarşik bir güçtür’’. (Bertrand Russell, 2014, s.41) der Russell, fakat bu öyle bir vicdan ki Machiavelli’nin İtalya’sında şu hale gelmişti; “haksızlıkların tümü, daha az maruz kalındıklarında daha inciteceklerinden dolayı aynı anda yapılmalıdır; iyilikler ise tadına tam varılabilmesi için yavaş yavaş’’. (Niccolo Machiavelli, 2015, s. 57) Bugün ise; “basit bir aritmetik Batı’nın divaneliğini gösteriyor. Batı 800 milyonluk nüfusa sahiptir. Diğerleri neredeyse 4.7 milyar teşkil ediyor. Milli arenada hiçbir Batılı toplum, nüfusunun yüzde 15’inin geri kalan yüzde 85’i için kanun yapacağı bir durumu kabul etmez. Fakat Batı’nın dünya ölçeğinde yapmaya gayret ettiği şey budur. (Murat Yılmaz, 2020, s. 79) Ya da;  “demokrasi gelişmedir, ama İslami fundamentalistleri iktidara taşırsa gelişme değildir. İran ve Irak söz konusu olunca nükleer silahsızlanma vaazları verilir, ama İsrail olunca bu unutulur’’. (Murat Yılmaz, 2020, s. 139)

Ahlakın olmadığı herhangi bir konumda/kurum/kuruluşta bireylerin birbirleri üzerinde mutlak otoriteye sahip olma ideallerinin bin bir çeşit renklere boyanmış karikatürlerini aktör diye seyretmek zorunda kalıyoruz. Seyreden insanlar olarak her iki tarafı veya tarafları alkışlamakla meşgulüz. Bir dizi propagandaya veya politikaya maruz kalıp gerçeğe en yakın yalanlara inanıyoruz. Çünkü “mesele ne kadar politikse ve kendileri politik açıdan ne kadar az yetkinlerse, insanların çekimser kalmaları o kadar muhtemeldir’’. ( Pierre Bourdieu, 2018, s. 272)

Eleştiri veya Alternatif Cevap!

Halk; eğitim, askeri ve inanç temelli oluşumlar ile ehlileştirilir daha sonra evcilleştirilir. Halkı eğiten iktidar yani politik olanın istediği doğrultuda olacağı için buradan çıkan sonuç şudur; hiçbir koşulda ideal insanı bulmak veya eğitmek mümkün değildir, bu da bir paradoks doğurur. Böylesi karamsar bir tabloda hiç mi iyi bir şey meydana gelmez diye sorabilirsiniz. Pek tabi mümkündür zulmün olduğu yerde özgürlük doğacaktır, şiddetin olduğu yerde adalet kendini gösterecektir, soykırımın olduğu yerde ise eşitlik meydana gelecektir çünkü siyasi tahakkümden sonra her zaman kurtuluş olmak zorunda ki yeni bir tahakkümün tohumları atılsın.

Tarihsel sürecimizde kendine hâkim olamayan insana devlet eliyle hâkim olmak çare gibi görünmüş ama devletin kendine hâkim olamayışı ile birlikte ateşin üzerine körükle gidilmiştir. İnsan temelli oluşumlardan ahlakı çekmemeliyiz, ahlakı ortadan kaldırdığımız an her türlü şiddet artık meşru olacaktır. Devlet otoritesinin meşruiyeti genelde halka, bireye veya çoğunluğa dayanıyor gibi görünse de aslında Tanrıya dayanır ve Tanrıya dayanan politik şiddetler ve meşruiyet varken ahlaka dayanan şiddet ve meşruiyet yoktur. Burada kendimi ifade etmekte zorlanıyorum şunu özetle söyleyebilirim çünkü buradan şu sonuç çıkartılabilir Tanrı kötü olduğu için mi ona verilen referanslardan dolayı devlet kötülük yapar anlamında söylemiyorum. Ayrıca tanrı iyidir veya kötüdür diyemeyiz kendinde olmayan bir şeyi ona isnat edemeyiz. Tanrının gölgesi, kılıcı veya eli olduğunuzda üstün gücü kendi malınızmış gibi kullanırsanız buradan şiddet ortaya çıkar diyorum. Tam bu noktada sizin tanrı kavramınız farklılık gösterebilir. İdeolojiler ve değerleriniz sizin tanrınız olabilir. Kendi ırkınızı veya atalarınızın devletlerini ön plana tutabilirsiniz. Hatta tanrınız Demokrasi, Osmanlıcılık veya Türkçülük gibi kavramları olabilir. Her ne olursa olsun bu kavramlar sınırsızca ve çıkarlar doğrultusunda kullanıldığında zarar verdiği ortadadır.

Hamza Kulaç

Kaynakça

Acemoğlu Daron, Robinson James A., Dar Koridor, çev. Yüksel Taşkın, İstanbul, Doğan Kitap, 2020

Bourdieu Pierre, Sosyoloji Meseleleri, çev. Filiz Öztürk, Büşra Uçar, Mustafa Gültekin, Aslı Sümer, Ankara, Heretik Yayın, 2018

Der. Yılmaz Murat, Medeniyetler Çatışması ve Samuel P. Huntington, İstanbul, Vadi Yayıncılık,  2020

Fábri, Zoltán, Beşinci Mühür, 1976, https://www.imdb.com/title/tt0075467,  28:02-33:04

J.J. Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. Rasih Nuri İleri, İstanbul, Say Yayınları, 2010

Machiavelli Niccolo, Prens, çev. Mehmet Can Uğur, İstanbul, Cem Yayınevi, 2015

Meksika Sınırına Yapılan Duvar İnşaatı Hızla İlerliyor, Çevrimiçi Bağlantı: https://www.amerikaninsesi.com/a/meksika-sinirina-duvar-insaati-ilerliyor/5084147.html

Russell Bertrand, Etik, Toplum, Siyaset, çev. Funda Sezer, İstanbul, Say Yayınevi, 2014

Smith, Michael E., Uluslararası Güvenlik, çev. Ramazan Gözen, Ankara, Felix Kitap, 2020

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here