Özet
Devletler, hegemonik savaşlarını baskılamak ve kabul ettirmek için doğası gereği savaşır. Bu nedenle, dünya tarihi savaşlar ve çatışmalar ile başlar. Devletlerarası eşit olmayan güç değişimleri, İnsanlığın bir arada yaşamaya başladığı günden itibaren vardır. Devletler, dinamiklerini ortaya koyduğu için egemenlik kurma çalışmaları ilk nesilden günümüze kadar gelebilmiştir. Peki, birbiri üzerinde egemenlik kurmak isteyen toplumlar çareyi neden çatışmakta ve savaşmakta bulmuşlardır? Bu sorunsalı çalışma içerisinde Tukidides gibi, insan doğasının değişmezliğine ve insanlığın korku ile yönlendirilmesi ile güçlerini artırma bilincindeki dogmatik bir nedene bağlıyoruz.
Spartalılar ve Atinalılar arasındaki savaş yöntemlerinden çıkarılan dersler ile birlikte sistematiği değişen savaş kuramları doğrultusunda ilerleme kaydedilse de şu gerçek ortaya konulmalıdır; ‘insanlığın teknolojik gelişimi ve ekonomisi ilerleme kaydetse dahi bu insanın dogmatik olarak içinde taşıdığı savaş doğasını değiştirmez sadece savaşın yöntemlerini değiştirir.’ Bizde bu çalışmada, çok kutuplu dünya düzenine geçiş yapan politik düzenin Amerika merkezli değişim koşullarını gözlemleyerek elde ettiğimiz veriler doğrultusunda savaş politikaları ve savunma tercihlerinin değişimini ortaya koymaya çalışacağız.

 

Giriş

Kissenger Diplomasi kitabına, “sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke oraya çıkmaktadır” (Kissenger, 1994: 6) diyerek başlar. Bölgesel ölçekli iç savaşların dünya geneline yayılması ile birlikte savaş motivasyonlarının farklılık göstermesi yüz yıllık genellemenin süresini kısaltmış gibi gözüküyor. Yenidünya düzeninde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) kararsız tavırları ve saldırgan politikalardan resesif bir pozisyon alması küresel güç ekseninde kaymalardan ziyade yeni küresel güçlere yol açıyor.

Ancak bunun daha öncesinde de hegemonya ekseninde meydana gelen kaymalar, güç değişimi ve denge teorisi tartışmalarını ortaya çıkarmaktaydı. Sanayi devrimi sonrasında ulusların büyümesi ve güç ekseninin kaymasından bahsederken dönemlere göre ülkelerin askeri gücünden bahsetmemiz gerekmektedir. Modelski’nin Büyük Güçler tanımından yola çıkarak oluşturulan Tablo 1’de görüldüğü üzere çok kutuplu yapısal sistemden söz edilebilmektedir.

Tablo 1: Büyük Güçler

Büyük Güçler Dönemler
Fransa 1648-1815
Büyük Britanya 1648-1815
İspanya 1648-1808
Hollanda 1648-1810
Rusya 1714-1815

(Modelski ve Tompshom, 1988: 44-48).

Yani, Westphalia dönemleri incelendiğinde küresel güç dağılımının (balance of power) birkaç ülke üzerinde olduğu görülmektedir. Ancak bu süreç dünya savaşları sürecinde tek kutuplu düzene doğru ilerleyip soğuk savaş sürecinde tek kutupluluk hali devam ederken içerisinde bulunduğumuz yüzyılda yeniden Westphalia tarihlerine bir dönüş olduğunu ortaya koyabiliriz.

1648 döneminde başlayan sistemde, büyük güçlerin askeri yeteneklerinden ziyade orduların asker sayısı baz alınmaktaydı. Sorokin (1937: 543-547), yukarıda verdiğimiz Tablo 1’deki büyük güçlerin beşer yıllık dönemlerdeki ordu gücünü I. Dünya Savaşına kadar ölçeklendirmiş ve ülkelerin savaş sürelerini ve verdiği kayıpları esas alarak bir güç değerlendirmesi yoluna başvurmuştur. Hegemonya için asker sayısındaki gücün temel alındığı yıllarda ulusların ordu büyüklüğünün önemi ortadadır.

Diğer açıdan Kissenger’ın bahsettiği asırlık ölçütlerde dünya tarihine baktığımızda, İngiltere ve son iki yüzyıldır da Amerika hegemonyasını konuşurken, bu başat güç olma yolundaki serüven oldukça geniş bir alana yayıldıkça asırlık sürenin kısaldığı görülebilir. Ticaret olarak güçlü bir yapıya bürünen ülkeler için rekabet, hegemon bir gücün diğer çevre ve pazarlara nüfuz etmesini sağlamak için gerekli yolu açmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD hegemonyasının oturtulacağı kavramsal çerçeve ile ilgili ABD kaynaklı olarak gerçekleştirilen çalışmalar ise realizm üzerinde bir biçimlenme etkisi yaratmıştır. Bu kapsamda; II. Dünya Savaşı’ndan günümüze ABD hegemonyası, modernize anlayışı çerçevesinde siyasi açıdan demokrasi, ekonomik açıdan serbest piyasa, Savunma açısından vekâlet ve paralı askerlik temeline dayanan kalkınma modelleri ve sosyo-kültürel açıdan iletişim projeleri yolu ile kurgulana gelmiştir.

Wallerstein’ın ‘Yeni Dünya Sistemi’ içerisinde hegemonya kavramının sürdürülebilirliğini sağlayacak güç ve yapı her durum ve coğrafya açısından farklı şekillere büründürülmektedir. Hegemonya için, ulus ötesi coğrafyalarda olunması zorunluluğu, başat güç olarak kalmak isteyen ülkeler için daha fazla ekonomi, asker, teknoloji ve donanım anlamı taşımaktadır.

“ABD, Soğuk Savaş’ın bitimi ile kuramsal açıdan meydana gelen yeni önermeler ile birlikte realizme dayalı olarak işleyen hegemonya sistemini ortaya koydu” (Vuving, 2009: 42-69). Bu bağlamda ilk olarak Başkan (Baba) George H.W. Bush tarafından ‘Yeni Dünya Düzeni’ şeklinde adlandırılan bir kavram ortaya konuldu. Ancak yaşanan 11 Eylül sonrası, Amerikan dış politikasının tekrardan askeri boyuta ağırlık vermesini sağladı.

Buraya kadar olan kısımda bahsettiğimiz unsurları bir araya getirerek bir tablo ortaya koyalım. ABD hegemonyası incelendiğinde üç temel unsura dayandığı görülmektedir. Bu unsurlardan birincisi; ABD’nin askeri ve siyasi liderliğinin küresel çapta kabul görmesidir. İkinci unsur, ABD’nin dünya ekonomisiyle bağlantılı olarak önerdiği ve genel kabulü sağlanan düzenleme sistemidir. Son unsur ise, makale çalışmamızı ilerlettiğimiz, ABD yumuşak gücünün temsilini sağladığı kültürel hegemonya sistemi tamamlamaktadır (Matteo, 2011).

Değişen Savaş Konsepti ve Amerika’nın Savunma Politikası 7

Savaş Konseptinde Değişim Süreci ve Yeni Dünya Düzeni

“Devletler, büyük ve pahalı konvansiyonel askeri birlikler yerine küçük, ekonomik ve politik açıdan az maliyetli çözümlerle istedikleri sonuçları alabiliyorsa, savaş bir başka formda yeniden doğar ve bildiğimiz paradigmalar kökünden değişir (Liang ve Xiangsui, 1999: 44).” İşte savaşın yeniden doğuşu adına devletlerin attığı adımlar yeni dünya düzeni için daha fazla öneme sahip. Tam da bu noktada hegemonya kuramının önemi ortaya çıkmaktadır.

Devletlerin ve dolayısıyla hegemonya kavramının henüz ortaya çıkmadığı zamanlarda, dost, düşman, savaş ve barış tanımlamaları ortaya çıkmıştır. Yani hegemonya isminin bilinmediği zamanlarda, insanların bölgesel kavgaları ile güç savaşları başlamıştı. Bu hegemonya, insanların sayısı arttıkça ve farklı gruplar ortaya çıktıkça, anarşik bir düzene geçişin ilk adımları olmuştur.

Uluslararası ilişkilerini sert güç ile etkileyen ülkelerin savaş koşullarında yapmış olduğu değişiklik ve bu değişikliğe neden olan olaylar üzerinde durulması epistemolojik açıdan oldukça önemli. 19. yüzyılın içerisinde değişen savaş koşulları, geçmiş dönemde yaşanan savaşlar ile benzerlik göstermemekte, bu konunun tespiti ve olayların örgüsü savaş bilimleri ve teorileri açısından ışık tutacak olan ilk farkındalık adımıdır. Bu değişime neden olan kırılma noktaları ve bu değişime neden olan etkiler, geleceği anlamak adına oldukça önemli. Yeni savaş konsepti dediğimiz olgu, yeni olarak ortaya neler çıkardı? Değişen savaş yöntemlerinde askeri birliklerin yeniden şekil alması ülkeler açısından ne kadar değerli? Bu savaş konsepti hangi ülkeler tarafından hangi bölgelerde kullanmaya başlandı? Bu tür kritik sorular, değişen küresel dünya açısından oldukça önemli. Yeni savaşların, eskisinden ne kadar farklı olduğu konusu üzerinde bir değerlendirme, ülkelerin savunması ve güvenliği için oldukça önemli.

Savaş tarihçisi Gutmann, modern hegemonya düzeninin üç savaş ile birlikte ortaya çıktığı ve hegemonyanın uluslararası sistemde yerini aldığını söyler. Aslında bu tarih bizim yukarıda bahsettiğimiz güç dengesi teorisinin kesiştiği yılı işaret etmektedir. Ayrıca ‘Büyük Güçler’ tablomuza da atıf yapmış olarak teorimizi lehimizde tutabiliriz. Modern hegemonya savaşlarından ilki olan ‘Otuz Yıl Savaşları’ (1619-1648), Avrupa’nın bütün büyük devletlerinin (Fransa, İsveç, Polonya, Hollanda, Bohemyalı Asiler ve Avusturya, İspanya) içinde yer aldığı ve literatür açısından önemli olan bir hegemonik yapıya sahiptir (Myron, 1988: 749-770). Bu savaş ile bölge halkı, yeni güç hegemonyasının doğası ve şiddetin kontrolsüzlüğünden kaynaklı olarak uzunca süre etkisinde kalmıştır.

Daha sonra 18. yüzyılda, Fransa ve Büyük Britanya’nın güç dengesini kurmaya çalıştığı dönemde, uluslararası ilişkilerin akışını değiştiren ve Fransa tarafından zorla silah altına alınan binlerce yurttaştan oluşturulan ordu ile girilen diğer bir savaş Napoleon Bonaparte’nın hegemonya savaşlarıdır. Diğer hegemonya savaşlarında olduğu gibi, Avrupa siyasetinde Fransız mı yoksa Britanya hâkimiyeti olacak konusu peşi sıra denizlere taşınan bu sorun savaşları başta boyuta taşıyan kırılma noktası olmuştur. “18. ve 19. yüzyılı kapsayan, ekonomik, teknolojik ve diğer gelişmeler gücün doğasını dönüştürmüştür. Denizlerde, İngilizler deniz kuvvetleri konusunda ustalaşmış kara da ise Napoleon’un askeri dehası ile yeni silahlar ve doktrinler ortaya çıktıkça askeri örgütlenmelerin doğası değişmiştir”(Gunther, 1988: 771 – 798).

Bahsedilen üç büyük savaştan sonuncusu ve tarih olarak bize en yakın olanı ise I. Dünya Savaşıdır. On bir yeni savaş aletinin kullanılması ile tarihe geçen ve savaş literatürü ile birlikte savaşçıların tarihini etkileyen bu savaş, yine Avrupa içerisinde başlayan ancak sınırlarının tüm dünyaya ulaştığı bir hale gelmiştir.

“Savaş sonrası uluslararası düzen, Amerikan ve Sovyetler olarak çift kutuplu bir düzene kaymış ve bir düzene oturtulmuştur. Bir gün bu sistemin temelinin, tarihsel gelişmeler ile sarsılıp sarsılmayacağı ve kitle imha silahları kullanılarak yapılacak bir hegemonik savaş tarafından tamamen yok edilip edilmeyeceği temel bir konu olarak geçerliliğini sürdürmektedir.”(Gilpin, 1988: 609).

“1064 yılında Papa 2. Alexandrus tarafından kutsal topraklan elde etmek amacıyla cennet vaadiyle meşrulaştırılmış ve Haçlı Seferleri düzenlenmiştir” (Runcıman, 1986: 68-72). On ikinci yüzyıl sonrasında Haçlı Seferleri yapılmış olmasına rağmen, Orta çağın sonlana kadar ortalama bir Hıristiyan için savaşmak ve askerlik tercih edilen bir alan değildi. Bu nedenle Feodal Şövalye yerine para için savaşan fakirlerin oluşturduğu paralı askerlerin on beşinci yüzyıla gelindiğinde İtalya’da kendisini ‘condottiere’ olarak, yani İtalyan şehir devletleri tarafından kullanılan sözleşme usulü çalışan paralı asker liderlerini ve kurumlarını  göstermesi mümkün olmuştur. 14’üncü yüzyıl sonları ve 15’inci yüzyılda İtalya’da yaşamış olan Machiavelli de çalışmalarında paralı askerlere değinmiş ancak bu unsurlara ilişkin olumsuz değerlendirmelerde bulunmuştur. Machiavelli, 1509 yılında bu tip bir milis ordu kurmuş, ama ordusu yenilmiştir.

Eleştiri olarak, “Bir prens ülkesini sağlam temeller üzerine inşa etmelidir. Aksi takdirde kendisine kötü bir kader tayin etmiş olacaktır. Bir devletin dayanacağı ana temelleri, iyi yasalar ve iyi bir ordudur. Eğer bir prens devletinin savunmasını paralı askerlere dayalı olarak inşa ederse hiçbir vakit istikrar ve güvenliği sağlamaya muvaffak olamayacaktır. Çünkü paralı askerler arasında birlik ve bütünlük yoktur, güç peşinde koşarlar ve sadık değillerdir.”(Wallwork, 2004: 14) şeklinde eleştirisini savunmuştur.

Machiavelli’nin ‘Savaş Sanatı’ kitabında önerdiği bu ordu sistemi, 1648 Westfphalia Antlaşması sonrası kurulan günümüz modern siyasal yapısının temelini oluşturan yeni devletler sisteminin temel unsuru haline gelmiştir (Machiavelli, 1999: 12).  Yani, Westfphalia dönüm noktası sayılabilir. Bu anlaşma sonrası 17. yüzyıla gelindiğinde ise paralı askerlerin sayısı oldukça azalmış ancak tamamen ortadan kalkmamıştır.

Hükümdarlar orduları darbe yapabilme şüphesi ile kendi güvenlikleri açısından tehdit oluşturduğunu düşünmekteydi. Ancak paralı askerileri kendi ordularına dâhil etmeye ya da bir askeri birimin sunduğu hizmetleri bir diğer hükümdardan kiralama yöntemine devam etmiştir. “Kral George 30.000 Alman askerini Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın başladığı 1775 yılında çıkan isyanı bastırmak üzere kiralamış ve savaşın sona erdiği 1786 yılına kadar bu paralı askerlerden yararlanmıştır” (Gaul, 1998: 124).

Ülkeler Westphalia ile yeni bir döneme girerken, yukarıda değindiğimiz gibi, savaşların ortadan kalkmayacağının da sinyalleri veriliyordu. Avrupa’nın iç karışıklı ve din temelli savaşların sanayi devrimine kadar devam etmesi milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. Sanayi devrimi ile bu savaşın uluslararası alana taşınması dünya savaşlarının kapısını araladı. Dünya savaşlarından tüm varlığını kaybederek çıkan ülkeler, yeni bir hegemonyanın keşfi için dönüm noktasındaydı. Dünya savaşları öncesinde devam eden iç savaş ile tükenen Avrupa devletleri, son enerjilerini burada kullanarak yeni bir dönemin kapısını aralıyorlardı.

Bu olaylardan sonra, Soğuk Savaş döneminde yaşanan bölgesel savaşların,  ülkelere, sosyo-ekonomik ve siyasal problemler yaşattığı görülmektedir. Bu nedenle savunma ve güvenliğin yeniden yapılanması artık kaçınılmaz hale gelmiştir.

Aslında Westphalia sonrasın girilen mücadele, ülkelerin birbiri üzerinde hegemonyası için oldukça önemliydi. 1648 yılı sonrasında 1700-1713 İspanya Veraset Savaşları, güç dengesinin bozulmasına yönelik bir girişimdi. Bunun ardından 1789 sonrası dönemde Napolyon’un uluslararası sistemde egemenlik yarışına girmesi ve 1804-1815 Napolyon Savaşlarının ortaya çıkması tamamen hegemonya düzeni içerisinde güç sahibi olmak için. Avrupa’da süren hegemonya savaşları, 1871 sonrasında Bismarck’ın başat güç olma konusunda yapmış oldukları ile devam ederken dünya savaşları ile yerel savaşların tüm dünyaya taşınması ile devam etmiştir. Bu dönemlerde yaşanalar, güç dengesi ve hegemonyanın kurulması açısından başlayan ve sonu gelmeyen güç savaşlarıdır. Diğer yandan, Westphalia sonrasında Kilisenin baskısını üzerinden atmaya çalışan Avrupalılar, Hıristiyanlık yerine vatandaşı oldukları ulus devletlere karşı sadakat hissetmeye başlamışlarıdır. Sıralamış olduğumuz küresel savaşları getiren tarihlerde görüldüğü üzere, çok kutuplu uluslararası sistem aslında savaşa neden olabilecek en istikrarsız yapıdır diyebiliriz.

Tüm bu savaşlar yaşanırken sorulması gereken bir soru var. Bu dönemlerde asker kullanımı ne kadar etkindi? Fransa ve İngiltere’de paralı askerlerin kullanılması ise 12’nci ve 14’üncü yüzyıllara kadar uzanır. Bu sistem daha sonra 13. ve 16. yüzyıllar boyunca İsviçre ve İtalya’ya yayılmıştır. Westphalia öncesi olduğu gibi sonrasında da mevcut.

İngiltere, bu rekabette, ana rakibi olan Fransa karşısında önemli bir üstünlüğe sahipti. İngiltere’de 17. Yüzyıl devrimleri ile feodal üstyapı ortadan kaldırılarak, kapitalistleşmiş bir topraklı aristokrasinin kontrol ettiği Parlamento aracılığıyla kapitalist birikimin ihtiyaçlarına uyarlanmış bir yönetim anlayışı egemen hale gelmişti. Toprak sahibi sınıfların burjuvalaşması ve iktidarı ele geçirmesi, mali, ticari ve sınai çıkarlarla toprağa dayalı çıkarlar arasında bir uyum yaratmıştı (Kaymak, 2016).

Ekonomi olarak üstünlüğü ele almak isteyen yapıya sahip olan İngiltere bu nedenle askeri açıdan paralı askerlik sisteminde kalmaktaydı. 18. yüzyılın sonlarına kadar İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin ordularında yer alan yabancı askerlerin sayısı orduların ihtiyaçlarına göre ordu mevcudunun %20 ile %65’i arasında değişmekteydi. 18. yüzyılın sonlarında milliyetçilik akımlarının yükselmesiyle birlikte değişen savunma politikaları, devletlerin paralı askerleri ordularında istememesine yol açmıştır. 18. yüzyıl sonunda İngiliz Ordusu tamamen gönüllü askerlerden oluşmaktaydı. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda (1775-1783) İngiltere Ordusu’nda ortaya çıkan 20.000 asker açığı Rusya, Hollanda ve Almanya’dan gelen paralı askerler ile kapatılmıştı (Singer, 2003: 6).

Westphalia ile Fransız devrimi arasındaki yıllarda, savaş alanlarındaki ülkeleri ilgilendiren savaş konusu, dünya savaşları ile yeni bir tanım alınca askeri olarak değişimler kaçınılmaz olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde, özellikle başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülkede savaşın nedenleri bilimsel bir temelde incelenmeye başlanmış ve savaşı önlemeye yönelik pek çok düşünce, yaklaşım ya da teori ortaya atılmıştır. Bu bağlamda örneğin kimileri savaş ve geniş çaplı şiddeti önlemenin yolu olarak barış eğitimini işaret ederken, kimileri globalleşme ve uluslararası bağımlılığa, kimileri de merkezi otoriteye sahip bir dünya devleti kurma gereğine işaret etmişlerdir (Burton, 1997: 12). Yine kimileri analiz ünitesi olarak bireye odaklanıp ancak bireysel değişimler kanalıyla geniş çaplı pozitif değişimlerin gerçekleşebileceğini ileri sürerken, kimileri daha çok yapısal sorunlara eğilmiş (Negri ve Hardt, 2004) ve sistemsel dönüşüm zorunluluğunun altını çizmiştir (Galtung, 2004: 14).

Uluslararası ortamda ortaya çıkan bu yeni duruma göre kendilerini yeniden yapılandıran eskinin paralı askerleri ise kurulan yeni şirketler vasıtasıyla daha çok Avrupa ordularının teçhizat ve malzeme ihtiyacını karşılamaya başlamışlardır. Avrupa’dakine benzer bir şekilde aynı geleneği takip eden ABD’de de bu özel şirketler, daha ziyade lojistik desteğe ilişkin fonksiyon alanlarında görev üstlenmişlerdir (Keser, 2018).

Sonuç olarak, Son 350 yılda toplumsal ve teknolojik gelişmelere paralel olarak savaşın tarafları, savaşlarda güdülen hedefler, savaş stratejileri ve en önemlisi savaşın icra ediliş şekli önemli değişimlere uğramıştır. Savaşlar devletlerin tekelinden çıkmış, devlet dışı aktörlerin de müdahil olduğu süreçlere dönüşmüştür. ABD savaş sonrasında 19. Yüzyıl başlarında İngiltere’nin yaptığı gibi Westphalia sisteminin ilke kural ve normlarını yeniden kurmak amacıyla önce devletlerarası sisteme önderlik ederek sonra da yeniden kurduğu bu sistemi yeniden yapılandırmaya ve yönetmeye devam ederek hegemonyayı elde etti

Değişen Savaş Konsepti ve Amerika’nın Savunma Politikası 8

Amerika’nın Değişen Askeri Hareketleri

Bu süreç 1980’lerde Reagan ve Thatcher ile başlamış, 1990’larda da giderek dünya da yayılmıştır. Bu dönemde devlete ait fonksiyonların özel sektöre devredilmesi, askeri alanda da uygulama imkânı bulmuştur. Bu durum da özel askeri şirketlerin doğuşunda ve yükselişinde önemli bir yer tutmuştur.

Batılı ülkeler arasında yaygınlaşan tasarruf etme ve işleri daha hızlı ve verimli yönetme arzusu, önemli birer savunma politikası olmuştur. Amerika Birleşik Devletlerinde Bill Clinton ve George W. Bush özelleştirmeyi, silahlı kuvvetlerin küçültülmesinde bir araç olarak görmüştür. Hatta Bush daha da ileri giderek, dış kaynaklardan yararlanmayı hükümetinin en önemli beş önceliği arasına almıştır (Minow, 2005: 6).

1812 Savaşı sonrasında ilk kez ABD’nin kendi topraklarında saldırıya uğraması güvenlik alanında birçok dönüşümünde habercisi olmuştur. Ancak bunun öncesinde 2001 yılında ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in 10 Eylül 2001 yani 11 Eylül saldırısından bir gün önce yaptığı konuşmaya bakmakta fayda vardır. Rumsfeld bu konuşmasında Pentagon bürokrasisini eleştirmiş ve askeri alanda özelleştirmenin ve dış kaynaklardan yararlanmanın önemi üzerinde durmuştur 11 Eylül saldırılarını takiben askeri doktrinler bu tür asimetrik harp stratejilerini kullanan terörist faaliyetler üzerinden bir daha tanımlanarak güvenlik politikaları Soğuk Savaş döneminden kalma “caydırıcılık”tan terör çağına ait  “önleyicilik”e evrilmiştir.

Uluslararası hegemon güç düşüncesi, endüstriyel üretimden silah sanayisine, kitle iletişimden politikaya uzanan bir yelpazede bahsi geçen tüm kavramların etkili bir şekilde kullanılması ile yakından ilişkilidir. Bu durumun ortaya çıkmasında özellikle teknoloji belirleyici olmuştur. Buharlı makine ve barutlu icatlar ile silah sanayinin gelişmesi, devletlerin ayakta kalması için önemli olmuştur devletler diğer yandan üretim, finans, politika ve toplum benzeri unsurlara ilişkin meseleleri kontrol altında tutmaya çalışırken ekonomisini planlamak zorunda kalmıştır. Ekonomik problemler ise yeni bir sistem yaklaşımını gerekli hale getirmiştir. Günümüzün savaşlarında çatışan taraflar devletler değildir. Yeni savaşlarda, devlet olmayan aktörler yer almaktadır. Düşük yoğunluktaki savaşların konvansiyonel savaşların yerini alması devletleri giderek zayıflatmıştır.

Mary Kaldor, yeni ve eski savaş ayırımını yaparken yeni savaşların tam anlamıyla yeni olmadığını da kabul ediyor. Ancak savaşları önlemek için alternatif stratejiler geliştirirken böyle bir ayırımın yararlı olacağını çünkü yeni savaşların eskilerden ne bakımdan ve ne oranda farklı olduğunu bilmemiz gerektiğini ifade ediyor. Kaldor’un yeni savaşlar olarak adlandırdığı savaşlar, devletin ve devlet olmayan birimlerin şebekeleri arasında cereyan eden savaşlardır. Bu tür savaşlar, pek çok trans-nasyonal ilişkiyi bünyesinde barındıran, yasal veya yasal olmayan karmaşık örgütlerce yürütülen silahlı mücadelelerdir. Diasporalar, şirketler, paralı askerler, gönüllüler, sivil toplum kuruluşları, dini ve etnik gruplar, uluslararası örgütler gibi çeşitli küresel aktörler bu tür savaşların tarafları arasında yer alırlar (Kaldor, 2005: 498).

Egemenlik sahasında iç kolonizasyona odaklanması nedeniyle kolonyalist politikaların dışında kalması 20. yüzyıldaki dünya liderliği için hayli elverişli bir konum sağladı. 19. Yüzyıl başlarında hayata geçirdiği Monroe Doktrini uyarınca, anti-kolonyalizm, başka ülkelerin egemenlik alanlarına karışmama ve izolasyonizm politikalarını benimsemesi I. Dünya Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan sistemik kaos ortamında ABD’ye önemli bir avantaj sağladı (Gilpin, 1981: 35). I. Dünya Savaşı sonrasındaki sistemik kaosun bir diğer veçhesi ulusal birliğini 19. Yüzyıl sonlarında geleneksel yönetici sınıflarla yükselen burjuvazinin uzlaşması yoluyla gerçekleştiren Almanya, İtalya ve Japonya gibi güçlerin dünya güç dengesini tehdit eden saldırgan bir ittifak oluşturmasıydı (Wallerstein, 1974: 387-415).

ABD’nin, böylesi bir yeniden yapılanmaya öncülük etmek üzere hegemonik liderliği üstlenmesi için gerekli ideoloji 1930’larda Roosevelt döneminde hayata geçirilen müdahaleci liberal deneyim içerisinde giderek belirginleşti. Amerikanizm ideolojisi, tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada ABD’ye bir dünya liderliği için avantaj sağlıyordu (Glovanni, 1993: 148-185).

Kennedy-Mcnamara dönemini inceleyen Bernard Brodie, sistem analizi ve teknolojik üstünlüğün abartıldığını ve bunların savaşı tarihsel ve siyasi ortamından ayırdığını ve stratejiyi Vietnam fiyaskosunun sebeplerinden birini teşkil ettiğini, söylemişti. Irak savaşında da açıkça görüldü ki, ileri teknoloji Saddam’ın konvansiyonel silahlı kuvvetlerini birkaç gün içinde imha etti (Petraeus, 210: 116-117).

Şu ana kadar bahsetmiş olduğumuz geleneksel savaş kuramlarının dönüm noktası ve askeri değişimin başlangıcı olarak Vietnam Savaşı ile başlayan süreci gösterebiliriz. Amerika girmiş olduğu savaşların hazin sonu ile değiştirdiği savaş taktikleri ile savaş tanımını başka bir boyuta çekti.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın yeniden paylaşımı ve nükleer gücün bir fonksiyonu olarak iki kutuplu bir güç dengesi üzerinden tesis edilen barış dönemi ile bir taraftan bazı kavramlar tekrar tanımlanmış, bir taraftan da yeni kavramlar hayatımıza dâhil olmuştur. İki kutup arasındaki dengeli ve her iki bloğun birbirinin gücünü dengeleyici silahlara sahip oldukları silahlanma yarışından dolayı tarafların birbirleriyle doğrudan sıcak çatışmaya girememesi şeklinde vuku bulan Soğuk Savaş dönemi, geleneksel devletlerarası savaş ihtimalini düşürürken merkez dışı ülkelerde büyük güçlerin birbirleriyle temas etmekten kaçındığı savaşlar cereyan etmiştir.

Dünyada topyekûn savaş olasılığı azalırken Avrupa devletlerinin kendi içlerinde oluşturmaya başladıkları entegrasyon ve bu coğrafyada yaşanan barış, konvansiyonel silahların yerini nükleer silahların alması, Vietnam Savaşı’na karşı Batı dünyasında verilen tepkiler, düşük doğum oranları, küçülen aileler ve demokratik siyaset alanının genişlemesi, askerlerin cephede ölmesi fikrinin Batılı devletler için daha fazla sürdürülememesi anlamına gelmiştir. Bu süreçte teknolojik anlamda yaşanan gelişmeler ve geliştirilen yeni silah sistemleri ile muharebe sahasında ve cephe gerisinde topyekûn harp döneminde olduğu gibi yüksek miktarda insan gücü ihtiyacına gerek kalmadığı gözlemlenir.

ABD 550.000 askerlik bir yığınakla Vietnam’da dokuz yıl boyunca savaşmış sonuçta 50.000 asker kaybı vererek başarılı olamamış ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. 1979 yılında Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği de dokuz yıl sonra ve 30.000’den fazla kayıp vererek ülkeden çekilmek zorunda kalmıştır (Gaddis, 2004: 80). Afganistan’daki direniş karışık bir gerilla organizasyonuydu. Direnişçiler, ciddi bir eğitimleri olmamalarına, kendi aralarında işbirliği yapamamalarına ve asla bir bölükten fazla bir kuvveti bir araya toplayarak büyük bir saldırı gerçekleştirmemiş olmalarına rağmen, Sovyet Ordusunun çekilmesini sağlayabilmişlerdir (Bamett, 2004: 25-26).

Vietnam Savaşı esnasında kullanılmaya başlanan karmaşık silah sistemleri, muharebe sahasının ileri bölümlerinde sivil kuruluşların teknik yardımını zaruri hale getirmiştir. Bu savaş esnasında ‘Vinnell’ ve ‘Pacific Engineers and Architects’ adlı iki firma Amerikan ordusuna lojistik destek sağlamanın yanında Güney Vietnam polis gücü ve silahlı kuvvetlerini de eğitmiştir (Fidler, 2020).

Gerçek bir kriz ve silahlı çatışma halinde, bilfiil muharebe yönelik hizmetlerin ne kadar verimli sonuçlar ortaya koyabileceğine yönelik soru işaretleri, Vietnam Savaşı’nda başvurulan uygulamaların askeriye tarafından başarılı bulunmasıyla ortadan kalkmıştır.

Vietnam Savaşı deneyimleri özel sektörün askeri faaliyetlerde nasıl bir rol oynayabileceğini gösteren önemli veriler içermektedir. Deniz aşırı yabancı bir ülkeye gönderilen muharip birliklerin sayısı artıkça bunların konuşlanacağı üslerin sayısı da artmaktadır. Zira bu birlikler, cephanelerini saklayabilecekleri, uçak ve askeri araçlarına bakım onarım yapabilecekleri, dinlenebilecekleri, yaralı ve hastalarının tedavi edilecekleri, harekâtlarının komuta ve kontrol edileceği üslere ihtiyaç duymaktadırlar. Bu üslerin sayı ve kapasitesinin artmasına sebep olan bir başka unsur, Amerikan savaş yönteminin dayandığı yüksek ateş gücü ve buna bağlı olarak yüksek miktarda cephane ihtiyacı ile bunların kullanıldığı teknolojik olarak gelişmiş olan silahların gereksinim duyduğu bakım, onarım ve yedek parça ihtiyaçlarıdır. İşte tüm bu üs inşasından muharebe birliklerinin ihtiyaç duyduğu lojistik hizmetlerin sağlanmasına kadar uzanan geniş hizmet yelpazesi oldukça yüksek sayıda askeri personelin muharebe dışı görevlerde çalışmasını gerektirmekteydi. İşte bu koşullarda ‘Vietnam’da savunma tesislerinin inşası için gereken çalışmanın büyük çoğunluğunu 35’ten fazla özel şirket yüklenmiştir. Bu durum Pentagon’a bölgeye mühendis, lojistik destek ve de ulaştırma personeli göndermek yerine daha fazla muharip asker gönderme imkânı sağlamıştır. Vietnam Savaşı’nın askeriyeye öğrettiği ders mümkün olan her yerde dış kaynak uygulamasına gidilmesidir. Böylece bir yandan özel sektöre en iyi yaptığı şeyi yapma fırsatı verilirken, askeriye de personel gücünü muharip görevler üstünde yoğunlaştırabildi.

Böylece Vietnam savaşındaki uygulamalardan çıkarılan bu ders bir yandan, Reagan döneminin yaygın özelleştirme ve orduyu sofistike silah sistemleri ile modernize etme politikaları da diğer yandan, 1991 yılındaki ilk Körfez Savaşı’nda askeriyenin özel sektöre bağımlılığını tarihte hiç olmadığı bir seviyeye çıkaran en büyük iki etkeni teşkil etmekteydi. ‘Devletin silahlı kuvvetlerini küçültmek, piyasa mekanizmalarına başvurarak bunların masraflarını kesmek isteği, bununla beraber askeriyenin hizmetlerine olan ihtiyacın artması ve askeri ihtiyaçlara uygulanabilir, üretilmiş ve ‘rafta hazır’ bekleyen sivil teknolojinin bulunması hükümet üyelerini ve karar alıcıları bazı askeri hizmetlerin özelleştirilmesinin kaçınılmaz olduğuna kanaat getirmesini sağlamıştı (Kinsley, 2006: 112).

ABD ordusu giderek artan biçimde, sözleşmeli özel askerlerden, yani genelde eski subaylarca yönetilen ve muharebe sahasında ya da dışında, eğitim, asker toplama ve başka destek ve operasyon hizmetleri sunan özel şirketlerden yararlanmaktadır. Sözleşmeyle tutulan bu tür profesyonel özel askerler aktif askerlerin yerine geçmektedirler. Bu sözleşme uygulamalarıyla birlikte, kiralık destekle kiralık ordu arasındaki ayrım da bulanıklaşmaktadır. Pentagon’un orduyu son teknoloji silah sistemleri ile donatma amacı ve bunun için gereken mali kaynağı silahlı kuvvet personelini küçülterek elde etme aracı bir araya geldiğinde ulaşılacak sonuç, askeri hizmetlerin daha da özelleştirilmesi olacaktır.

Yeni sistem, konvansiyonel savaşa nazaran düşük yoğunluklu tehditler silahlı kuvvetlerin küçültülüp esnek hale getirilmesi gerekliliğini de beraberinde getirmişti. 1990’larda yapılan indirimle Amerikan silahlı kuvvetlerinin aktif personel sayısında %30’luk bir azalma olmuş ancak artan operasyonel tempo sebebiyle olabildiğince askeriyenin temel fonksiyonlarından sayılmayan işlerin özel sektöre devredilmesi ve mevcut aktif askeri personelin muharebe görevlerinde tutulması sağlanmıştır (Vernon, 2004: 373).

ABD, 1991 Körfez savaşı esnasında ordusunda 711.000 aktif asker bulundururken. 2003 Irak Savaşı sırasında bu sayı 487.000’e düşmüştür. Bu personel açığı kısmen özel askeri şirketlerden karşılanmıştır. 2007 yılı eylül ayı itibariyle ABD’nin Güneybatı Asya’da bulunan asker sayısı 160.000 iken, Amerikan ordusunun bu bölgede ihalelerle verdiği hizmetlerde çalışanların sayısı 196.000’dir (Comission on Global Govemance, 1995:  45).

Özel askeri sektörün ortaya çıkmasının uzmanların üzerinde mutabık olduğu üç nedeni bulunmaktadır. Birincisi, Soğuk Savaş sonrası serbest piyasa ekonomisinin getirdiği özelleştirme dalgasıdır. İkincisi, orduların küçülmesi ile ortaya çıkan fazla askeri işgücünün işe olan ihtiyacıdır. Üçüncüsü ise büyük güçlerin gelişmekte olan dünyaya müdahale etmekteki isteksizliğidir (Singer, 2004: 1-4).  Diğer taraftan, uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşmak için kamuoyu desteğine ihtiyaç duyan ABD politik kaygılara sebep olabilecek asker kayıplarını azaltmak maksadıyla destek, eğitim ve askeri amaçlarla özel askeri şirketleri kullanma yolunu tercih etmiştir. Bunun sonucunda özel askeri sektörde yer alan şirketler ihale kapma yarışına girmişler ve dünya genelinde birçok ülke vatandaşını işe alırken acele ve dikkatsiz davranmışlardır. Bu ortam ve şartlar Irak Savaşını özelleşen savaşın zirvesi haline getirmiştir

Soğuk Savaşın son bulması, dünya çapında bir askeri küçülme hareketini başlatmıştır. ABD Ordusu Soğuk Savaş dönemine kıyasla üçte bir oranında azalmıştır. İngiliz Ordusu da iki asırdır sayıca en az seviye inmiştir. Ordudaki bu büyük çaplı küçülme yanında profesyonel subaylar için ilerleme ve terfi etme olanakları da azaltılmıştır. Dünya pazarı adeta askeri personele boğulmuş ve bu durum özel askeri endüstri için askeri emek anlamında ihtiyaç fazlası bir arzın oluşmasına neden olmuştur.

Günümüzdeki devlet orduları, 1989’daki halleriyle karşılaştırıldığında, kabaca 7 milyon daha az askerin barındırıldığı görülmektedir. Bu küçülme eğitimli askeri emek anlamında ihtiyaç fazlası bir arz oluşturmuştur. Ayrıca Sovyet silahlarının piyasaya çıkmasıyla aşırı bir silah bolluğu yaşanmıştır. Diğer yandan Ucuz hafif silahların yaygınlaşması ile birlikte çatışmalar artmıştır sadece Doğu Afrika ‘da 2 milyon insan bu silahlarla öldürülmüştür (Singer, 2001: 90).

Böylece özel askeri emek havuzu hem çatışma grupları, hem de özel şirketler için genişlemiş ve ucuzlamıştır. Sovyetlerin Alpha birliği ve Güney Afrika ‘32. Keşif Taburu’ gibi terhis edilen bazı birlikler hiç dağılmadan kendi kendilerine Özel Askeri Şirketler oluşturmuşlardır. ABD’de özel güvenlik alanında çalışanların sayısı polis sayısının üç katına, Hong Kong‟da ise beş katına ulaşmıştır. İngiltere‟de özel güvenlik piyasasında çalışan sayısı 500.000 civarındadır. Buna karşılık polis teşkilatında çalışan personel sayısı 136.000’dir (Singer, 2004: 2).

Soğuk Savaş sonrasında, özellikle Rusya ve Amerika’nın dışa yönelik ulus ötesi operasyonlarının ortaya çıkması ile başlayan Özel Askeri Şirketler, tarihteki diğer örneklerinden ciddi farklılıklarla ayrılmaktadır. Bu nedenle küresel ekonomi içerisinde belli bir paya sahip bu şirketlerin, paralı asker olmaktan öte küresel birer şirket olmaya başladığı anlamak için son 30 yılı daha yakından incelemek gereklidir. Buna ek olarak,  Soğuk savaş sonrası dönemde artık tehdit ve ihtiyacın azaldığı düşüncesine bağlı olarak özellikle Avrupa’da yaşanan orduların küçültülmesi trendi sonucu eskiden devlet silahlı kuvvetlerinin tekelinde olan bazı hizmet alanlarının, serbest piyasa koşullarında işlev gören şirketlerin sorumluluğuna terk edilmiş olması ülkelerdeki iç karışıklığı ve istikrarsızlığı daha fazla artırmıştır.

Gelişim sürecini özetlersek, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni çatışma alanları, orduların küçülmesi ve profesyonelleşmesi, düşük yoğunluklu çatışmaların ön plana çıkması, silah sistemlerindeki teknolojik gelişme, enformasyon, siber savaş vb alanlar için sivil gereksinimi özel askeri şirketlerin sayısının ve etkisinin özellikle 1990’dan sonra arttığı tespitini yapabiliriz (Avant, 2005: 17). Askeri şirketlerin gelmiş geçmiş en yoğun kullanım alanı ise Irak Savaşıdır. Irak’ta kesin olmamakla birlikte 60’dan fazla şirket, 20.000’i aşan çalışan faaliyet göstermiştir.

ABD’nin Afganistan müdahalesi sonrası ortaya çıkan asimetrik harbin, Irak müdahalesi ve Suriye’deki çatışmalar sonrası asimetrik bir yapıya bürünerek hibrit harbe dönüşmesi ve uygulanan vekâlet savaşları strajesiyle yaygın ve derin hale getirilmesiyle birlikte daha da önemli olmuştur. Amerika, uluslararası ortamı şekillendiren tek güç merkezi olarak ortaya çıkmıştır. Amerika, bu yeni güvenlik ortamı çerçevesinde hızla küçülme politikaları uygulamaya başladılar. 1969’da 1,5 milyon olan Kara Kuvvetleri personel sayısını 1991’e gelindiğinde hemen 750 bine indirdi. ABD Silahlı Kuvvetleri personel sayısındaki radikal düşüş neticesinde 1954’te 3 milyon 302 bin 104 olan personel sayısı neredeyse üçte birine gerileyerek 2019’da 1 milyon 339 bin 36’ya düşmüştür (Mandel, 2019: 42). Diğer yandan ABD, 1991 Körfez savaşı esnasında ordusunda 711.000 aktif asker bulundururken. 2003 Irak Savaşı sırasında bu sayı 487.000’e düşmüştür. Bu personel açığı kısmen özel askeri şirketlerden karşılanmıştır. ABD ordusunun 2006 bütçesinde ihalelere harcadığı miktar ise 300 milyar dolardır.

2007 yılı eylül ayı itibariyle ABD’nin Güneybatı Asya’da bulunan asker sayısı 160.000 iken, Amerikan ordusunun bu bölgede ihalelerle verdiği hizmetlerde çalışanların sayısı 196.000’dir (Tangör ve Yalçınkaya, 2010: 25). Bu yeni ortamda bazı zayıf devletler kendilerini iyi eğitilmiş ve donatılmış ordulardan yoksun ve korumasız buldular. Buna bağlı olarak da kendi sınırları içerisinde güvenlik ve istikrarı sağlayamaz hale geldiler.  Buna ek olarak, ABD bu şirketler ile daha çok muharebe dışı hizmetler vermeleri konusunda sözleşmeler imzalarken; Afrika veya Asya’daki zayıf devletler ise bizzat çatışmaları yürütmeleri ve karşı grupları etkisiz hale getirmeleri konusunda para ödemektedir.

1999 yılında ABD’de federal iç güvenlik kontratı olan 9 şirket varken bu sayı 2003’te 3512’ye, 2006’da 33.890’na çıkmıştır. 2000 yılından beri ABD özel askeri şirketlere 130 trilyon ödeme yapmıştır. 2015’te bu sektör üzerinde yıllık federal harcamanın 170 trilyon dolar olması tahmin edilmektedir (Paul, 2006).

Askeri hizmetler konusunda ABD’nin bir dönemi başlattığı konu ise, geleneksel olarak yabancı hükümetlere askeri eğitim hizmetlerini doğrudan vermesi olmuştur. 1975’de Vinnell Corp’un, Suudi Arabistan Ulusal Muhafızlarını petrol bölgelerini koruma amacıyla eğitmesi için 77 milyon dolarlık bir sözleşme imzalaması ile bir ABD şirketi, ilk kez bir yabancı hükümetle askeri hizmetler sağlamak üzere bağımsız bir sözleşme yapmıştır (Doug, 2000).

Özel askeri şirketlerin yerine getirdiği işlevlerden biri de, ulusal orduların sınırlandığı ya da yasaklandığı bölgelere, güçlü devletler adına kolaylıkla sızabilmeleri. Bu durumun en tipik örneği Kolombiyadır. Kongre, bu ülkedeki Amerikan askeri birliklerinin sayısını (yaklaşık olarak 400 asker) ve yerine getirecekleri işleri sınırlamıştı. Bunun üzerine, Kolombiya yedi farklı özel askeri şirketin iç savaşta rol oynadığı ve değişik işleri yaptıkları bir bölge haline gelmiştir. Bunların büyük bir kısım Amerikan hükümetiyle birlikte çalışmıştır ve hükümetin yapamadığı birçok rolü yüklenmiştir. Amerikan askerleri yalnızca, uyuşturucu ticaretiyle mücadelede yer alırken, özel askeri şirketler iç savaşta Kolombiyalı askeri birimlerle birlikte hareket etmişlerdir. Bunun yanında çokuluslu petrol şirketleri yararına çalışan özel askeri şirketler de olmuştur (Robert ve Marin, 1999).

Sınır dışı operasyonlar sırasında,  özel askeri şirket personeli kaybının iç siyaset ve sonuçları üzerindeki etkisinin, resmi ordulardaki asker kayıpları kadar negatif sonuçlar doğurmayacağı düşüncesi, ülke hükümetleri için ayrı bir politika aracı olarak görülmektedir.  ABD’nin Savunma Raporu’na göre önümüzdeki 20 yıllık dönemde ABD’ye tehdit olarak,  Yeni nesil savaşların ortamında küresel terörizm, deprem sel gibi doğal afetler, kaçak göçmenler ve sınır güvenliği; uluslararası organize suç örgütleri, korsanlık, siber savaş, tehdit olarak tanımlanan aktörlerin finansal takibi gibi doğrudan ulus-devlet kaynaklı olmayan tehditler,  Irak, Afganistan başta olmak üzere problemli ülkelerin yeniden inşası,  İran ve Kuzey Kore gibi devletlerin uluslararası sisteme entegresi,  Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ekonomik ve diplomatik teşviklerle, ABD hegemonyasını tanımaları ve küresel sisteme entegreleri, şayet bu başarılamazsa geleneksel konvansiyonel tedbirlerle caydırılmaları belirtilmiştir (www.defense.gov, 2020).

Yukarıdaki satırlarda incelendiği gibi devletin kuvvet kullanma yetkisinin yanında zor kullanma araçlarını, bunların oluşturulması, hazır tutulması ve tahsis edilmesi alanlarında da tekel olma süreci egemen devlet olabilmek için mutlaka tamamlanması gereken bir evrim ve bu evrimde ulaşılması gereken son nokta değildi. Öncelikle gelişen muharebe teknolojileri ve bunun gerektirdiği askeri yeniden yapılanma süreci, daha sonra da devlet ve birey arasındaki ilişkilerin yeni bir anlayışla şekillendiği cumhuriyetçi ideoloji, bugün tarifini yaptığımız şekilde zor kullanma tekelini ele geçiren modern devletin (günümüzde adlandırıldığı şekliyle ulus devletin) oluşmasını sağlamıştı. Dolayısıyla varılan bu noktadan sonra yaşanan dönüşüm sürecini etkileyen koşulların değişmesi ile bunun neticesinde farklı gereksinimlerin ve farklı imkânların ortaya çıkması, pekâlâ egemen devletin bu sıfatını kaybetmeksizin zor kullanma araçlarının kontrolü konusunda yeni bir dönüşüm içine girmesini doğurabilecekti. Nitekim değişen savaş konsepti ile bu alanda yaklaşık 200 yıllık yerleşik yapılanmanın değişiminin, yani özelleştirilmiş askeri endüstrinin yeniden ortaya çıkması sürecinin temelindeki olguyu teşkil etmiştir.

Ayrıca genelde tehlikeli görevlerde yer alan askeri ve güvenlik amaçlı kullanılan muharip yetenekteki askeri şirketler karıştıkları olay ve sıcak çatışmalarla savaşın sürecini, şiddetini ve süresini olumsuz yönde etkiledikleri ayrı bir gerçektir. Savaşa yaptıkları bu olumsuz etki, sadece sivil ve direnişçi kayıplarını arttırmakla kalmamış bunun yanında ABD ve koalisyon ordularının kayıplarını ve özel askeri şirket çalışanı kayıplarını da arttırmıştır.

Huntington’un söylediği üzere, toplum kendi onayladığı amaçlar doğrultusunda askeri profesyonellerin şiddet yönetimi için kullanılmasını onaylar (Huntington, 2006: 17). İşte özel askeri şirketlerin yaygınlaşması ve bu şirketler için gerekli olan insan kaynaklarının önemli bir bölümünü eski ordu personelinden temin etmesiyle birlikte Huntington’un ortaya koyduğu askeri profesyonellerin toplumun onayladığı amaçlar doğrultusunda hareket ettiği ve yeteneklerini kullandığı algısı değişebilecektir. Bunun yanında bu durum ordunun ülkesi ve toplumu için çalıştığı yönündeki algının da kaybolmasına sebep olabilecektir. Daha açık söylersek, askeri profesyonellerin kendi ordularında edindikleri bilgi ve tecrübelerini özel askeri piyasaya sunmalarıyla birlikte, toplumda askeri profesyonellerin sadece kendi onayladıkları amaçlar doğrultusunda şiddet yönetimini icra ettikleri algısı zayıflayacaktır. Ayrıca bu zümrenin toplumun çıkarlarından ziyade kendi çıkarları doğrultusunda davrandığı düşüncesi ortaya çıkarabilecektir. Özellikle askerlik mesleğinin kutsal ve değer yüklü bir meslek olduğu algısı güçlü olan toplumlarda bu algı değişebilecektir.

Değişen Savaş Konsepti ve Amerika’nın Savunma Politikası 9

Sonuç

ABD’nin sahip olduğu dış politika gelenekleriyle 20. yüzyılda Amerikan savunma taktiklerini yarattığı söylenebilir. Amerikan dış politik kültürünün birden çok yüzünün bulunması, bu devleti aynı zamanda küresel sorunlara karşı mücadele eden ve uluslararası topluma liderlik yapan bir güç haline getirmiştir. ABD dış politikasında kültleşme ortaya çıkmış ve demokratik kültürden uzaklaşılmıştır.11 Eylül örneğinde gördüğümüz gibi yaşanılacak olumsuz dış gelişmeler ABD’yi daha fazla tek taraflılığa itmiştir. Bu gelişme sonrasında Amerika, savunma politikasında büyük değişikliklere gitmiştir.

  1. yüzyılın son on yıllık bölümü devletin zor kullanma araçlarını yeniden organize etmesini gerektiren ve iki farklı boyutta hayat bulan gelişmelere sahne olmuştur. Bunlardan ilki Soğuk Savaş sona ermesi neticesi devletlerin, yüksek yoğunluklu bir çatışma- klasik devletlerarası savaş hali riskinin hemen hemen ortadan kalkması bununla birlikte uluslararası güvenliğe yönelik başka risklerin ve yeni savaş tehdidinin gün yüzüne çıkmasıdır.

Küresel anlamda Soğuk Savaş sonrası orduların küçültülmesi, maliyetlerin azaltılması için özelleştirme ve dış kaynak kullanımının yaygınlaşması özel askeri şirketlerin oluşması için zemin hazırlamıştır. Bu alandaki köklü değişiklik, uluslararası terör ve güvenlik algısının değiştiği 11 Eylül olayıdır. Afganistan müdahalesi ve Irak Savaşı ise özel askeri şirketlerin “Altın Çağı” olmuştur. ABD tarafından Afganistan ve Irak savaşlarında tarihte hiç olmadığı kadar çok ve ön cepheye yakın kullanılmışlardır. 21. yüzyılın ilk on yılına damga vuran Irak ve Afganistan harekâtlarında oynadıkları rollerle birlikte kamuoyunun hiç de alışık olmadığı ve beklemediği bir şekilde yeniden askeri işlerin önemli bir bileşeni olarak sahneye çıkan özel askeri girişimciler,  uluslararası alanda sürecin öncüsü olmuştur.

Ortaya koymaya çalıştığımız veriler doğrultusunda şunu söyleyebiliriz ki, savaşın coğrafyası diye adlandırılan bölge kavramı henüz ortada yokken tüm dünya ekseninde istikrarsız geçiş dönemleri yer almıştır. Kalevi Holsti’nin (1991) 1648-1989 arasındaki savaşları incelediği çalışmasında tespit ettiği, bulgular ile ortaya çıkan sonuç, dünyanın tümünde yaşanan savaşların yüzde doksanından fazlası Avrupalıların içinde olduğu savaşlardan oluşmaktadır. Yani, küresel eksende son dört asırdaki savaşların neredeyse hepsinde Avrupalıların içinde olduğu bulguları mevcuttur.

Holsti’nin ortaya koymuş olduğu tarihsel ışıkla ilerlediğimizde, Westphalia dönemindeki savaş kurallarında, liderlerin ve komutanların vermiş olduğu radikal kararlar ile topyekun ilan edilen kaos ortamında halkın yakın dereceden olayların içinde olması, hem ekonomik hem de sosyal olarak küreselliği yakından ilgilendirmiştir. Savaşlar ile iç içe olan halk, ekonomik ve kültürel açıdan acı çekerek belli bir dönem geçirse de liderlerin verdiği kararlara itaat etme zorunluluğu sadece kaosu ve kitlesel hareketleri arttırmaya zemin hazırlamıştır. Zamanla yine halkın içinden seçilen askerler ile ordular kurulmaya devam edilse de profesyonel anlamda birliklerin kurulması ile halk rahatlama içerisine girmiştir.

Açıklamaya çalıştığımız konuya yakından bakmamız gerekli. Şöyle ki, küresel güçlerin savunma bütçeleri aynı zamanda küresel hegemonya mücadelesi içerisinde yer alan unsurların stratejik algıları ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Öte yandan bu bütçeler; ilgili devletin güvenlik tehdidi olarak gördüğü problemlerin oransal bir analizini yapmayı mümkün kılıyordu. Ancak günümüzde artan bütçeler sadece askeri güç olarak değil yeni savunma mekanizmalarına yatırım olduğu için bütçelerin asker sayısı ile ters orantıda olduğunu söyleyebiliriz.

Pentagon’un 2020 yılı savunma bütçesi için ABD Kongresinden talebi 718 milyar dolar civarında. Bu rakam 2019 yılına göre 33 milyar dolar daha fazla. Oransal olarak da yüzde 5 civarında bir artışa tekabül ediyor. Bütçenin temel kısmı 544.5 milyar dolardan oluşurken, acil durum sınır güvenliği fonu için 9.2 milyar dolar ve denizaşırı operasyonlar fonu için milyar dolar ayrılmış görünüyor. 2020 yılı için önerilen rakam aynı zamanda ABD GSYİH’nın % 3’ünü oluşturacak.  Ancak diğer yandan azalan askeri varlık sayısı, bu yatırımlar teknoloji ve savunma sanayisi ile ilgili olduğunu bize açıklar nitelikte.  Yani sonuç olarak, Amerika’nın değişen savunma bütçesi artık askeri olarak değil savunma olarak uzayda savaş ve hipersonik füzeler konusu üzerinde duruyor.

Artık eski savaşların geride kaldığı teknoloji döneminde güç ve hegemonya şekillerinin farklılık göstermeye başlaması ile topyekun savaş dönemi sonra ermiştir. Avrupa devletlerinin bunu fazlaca deneyim edinmesi ve tarihsel olarak verilerin ortaya konması sonrası ABD’nin bu tecrübeleri sahada yeniden tezahür etmesi bu değişimleri kaçınılmaz kılmıştır. ABD’nin ortaya koymaya çalıştığı güç profilinin değişme aşamasında birçok kez savaş kaybetmesi ve bunun ekonomi tablolarına yansıması, Clausewitz’in ortaya koyduğu tezleri doğrulamaktaydı. Halkın koyduğu tavır ile iç siyasette dinamikleri ayakta tutmaya çalışan ülkeler, bu çekinceler neticesinde savaş kurumu olan orduları özelleştirme yoluna gitmişler ve teknoloji ile entegre ederek başarılar elde etme çalışması içerisinde olmuşlardır. Yapmış olduğumuz çalışmada asker, veriler, savaş harcamaları ve iç dinamikte ülkenin ekonomi verisini karşılaştırarak savaşların ABD’ye maliyetini ve yeni savaş konseptinin kaçınılmaz olduğunu ispatlamaya çalıştık.

Joseph Nye’nın dediği gibi, Akıllı güç; ne sert güçtür ne de yumuşak güçtür. Akıllı güç, hedeflere ulaşmak için hem sert hem de yumuşak gücün birleşik bir strateji ile kullanılmasıdır. Akıllı güç, hem güçlü bir ordu hem de ülkenin etkisini artıracak her seviyede ittifaka veya ortaklığa yatırımı gerektirir. İkisinin birleşimi ve kullanımı, diplomasi ve harp sanatıdır. Sanat kavramı aslında bu durumu çok iyi karşılamaktadır çünkü gücün hangi durumda, nerede, nasıl kullanılacağına karar vermek ve uygulamak akıl, yetenek ve tecrübe gerektirir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Alexander Vuving (2009). How Soft Power Works, Associate Professor, Asia-Pacific Center for Security Studies, American Political Science Association annual meeting, Toronto, Cilt. 8, No. 3, ss. 42-69.

United States Defense Report, (2010). “Know Your Military” Çevrimiçi Bağlantı: https://www.defense.gov/KnowYourMilitary, Erişim Tarihi: 22.07.2020.

Avant Deborah (2005). The Market Force :The Consequences of Privatizing Security, New York: Cambridge Univercity Press.

Barnett Thomas (2004). Pentagon’s New Map: The Military in the 21st Century, New York: Berkley Books.

Burton John (1997). Violence Explained,  New York: St. Martin’s Press.

Commission on Global Governance (1995). Our Global Neighbourhood, The Report of the Commission on Global Governance, Oxford: Oxford University Press.

David Petraeus General (2010). Counterinsurgency Concepts: What We Learned in Iraq, GlobalPolicy, Cilt.  1, No. 1 ss. 116-117.

Doug Brooks (2000). Messiahs or Mercenaries? The Future of International Private Military Services, International Peacekeeping, Cilt. 7, No. 4, ss. 129-144.

Fidler Stephen, “With Armed Forces Stretched, Governments Face Hard Lobying”, Financial Times, Çevrimiçi Bağlantı: http://www.financialtimes.com/archive/html,  Erişim Tarihi: 24.07.2020.

Galtung Johan (2004). Peace by Peaceful Means, Sterling, VA: Pluto Press.

Gaul Michael (1998). Regulating The New Privateers: Private Military Service Contracting and The Modern Marque and Reprisal Clause,  Loyola of Los Angeles: Law Review.

George Modelski and Tompshom (1988). Seapower in Global Politics 1494-1993, Seattle: University of Washington Press.

Glovanni Arrighi (1993). Three Hegemonies of Historical Capitalism, New York: Cambridge University Press.

Gutmann Myron (1988). The Origins of the Thirty Years War, Journal of Interdisciplinary History, Cilt. 18, No. 2, ss. 749-770.

Haris, Paul, “How US Merchants of Fear Sparked a 130 Tousand Dolar Bonanza”, Çevrimiçi bağlantı http://www.informationclearinghouse.info/article14909.htm (01.11.2020).

Huntington, Samuel, (2006).  Asker ve Devlet: Sivil-Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası, Salyangoz Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.

Irene Wu, “We All Contribute to a Nation’s Soft Power”, (July 2018), Çevrimiçi Bağlantı: https://www.realclearworld.com/articles/2018/02/08/we_all_contribute_to_a_nations_soft_power_112703.html, Erişim Tarihi: 15.08.2020

Kaldor Mary (2005). Old Wars, Cold Wars, New Wars, and the War on Terror, International Politics, Cilt. 42, No. 12, s.  498.

Kaymak, Muammer (2016). Hegemonya Tartışmaları Işığında İngiliz Ve Amerikan Hegemonyaları: Yönlendirici Hegemonyadan Kural Koyucu Hegemonyaya, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 34, Sayı 1, 2016 s. 63-92

Kissenger Hennry (1994). Diplomacy. New York: Simon & Schuster’s.

Kinsley (2006). Corporate Soldiers and International Security, the rise of private military companies, Routledge.

Keser, Ahmet (2018). “Özel Askeri Şirketlerin Küresel Yayılımı ve Geleceği.” Çevrimiçi Bağlantı: https://setav.org/assets/uploads/2020/02/R154.pdf, Erişim Tarihi: 10.09.2020.

Lewis John Gaddis (2004). Surprise, Security, and the American Experience, Harvard University Press .

Liang Qiao & Xiangsui Wang (1999). Unrestricted Warfare, Beijing: Literature and Arts Publishing House.

Mandel Raphael (2019). The Privatization of Security, International Student Association 41thAnnual Convention, Los Angeles: United States Publish.

Matteo Pallaver (2011). Power and Its Forms: Hard, Soft, Smart, The London School of Economics and Political Science, Cilt. 2, No. 4, ss. 12-45.

Michael Hardt & Antonio Negri (2004). Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev. Yıldırım Barış, İstanbul: Ayrıntı Yayınevi.

Minow Martha, (2005). “Outsourcing Power: How Privatizing Military Efoorts Challenges Accountability, Professionalism and Democracy”, Boston College Law Review, Vol. 46, No. 5, pp. 1-39.

Niccolo Machiavellı (1999). Savaş Sanatı, Çev. Berna Hasan,  İstanbul: Özne Yayınları.

Peter Singer (2001). Corporate Warriors: The Rise and Ramifications of the Privatized Military Industry, International Security Vol. 23, No.3 p. 90.

Peter Warren Singer (2004). The Private Military Industry and Iraq: What have we learned and where to Next?, Cenevre: Geneva Centre for the Democratic Control of Armed Forces Policy Paper, Cilt 2, No.1, ss. 1-4.

Robert Bunker ve Marin Steven (1999). “Executive Outcomes: Mercenary Corporation OSINT Guide” (July 1999), Çevrimiçi Bağlantı:  http://fmso.leavenworth Erişim Tarihi: 05.09.2020.

Robert Gilpin (1981). “War and Change in World Politics”, Cambridge: Cambridge University Press.

Rothenberg Gunther G (1988). The Origins, Causes and Extension of the Wars of the FrenchRevolution and Napoleon, Journal of Interdisciplinary History Cilt. 18, No. 2 ss. 771-  793.

Sorokin Pitirim (1937). Social and Culturel Dynamics, New York: American Book Company.

Steven Runcıman (1986). Haçlı  Seferleri Tarihi, Çev., Fikret lşıltan, Ankara: Türk Tarik Kurumu Basımevi.

Tangör Burak ve Yalçınkaya Haldun (2010). Güvenlik Yönetişimi Çerçevesinde Özel Askeri Şirketler, Uluslararası İlişkiler Dergisi, Cilt. 7, No.25 s. 25. Çevrimiçi Bağlantı: http://www.iissonline.net/private-military-companies-within-the-perspective-of-security-governance/, Erişim Tarihi: 15.09.2020.

Rebecca Rafferty Vernon, (2004). Battlefield Contractors: Facing the Tough Issues, Public Contract Law Journal, Vol. 33, No. 2, pp. 369-421.

Vuving, Alexander (2009).  How Soft Power Works. Asia-Pacific Center for Security Studies, Cilt. 3 No. 8, ss.  42-69.

Wallerstein Immunael (1974), The Rise and Future Demise of the World-Capitalist System: Concepts for Comparative Analysis, Comparative Studies in Society and History, Cilt. 16, No. 4, ss. 387-415.

Wallwork Richard (2004). Operational Implications of Private Military Companies in the GlobalWar on Terror, School of Advanced Military Studies the United States Army              Command and General Staff College, Forth Leavenworth, Kansas, USA.

Warren Peter Singer (2003). Corporate Warriors: The Rise of the Privatized Military Industry, Londra: Cornell University Press. Çevrimiçi Bağlantı: https://sendika64.org/2004/07/yeni-savaslarin-gizli-yuzu-ozel-askeri-sirketler-filiz-culha-zabci-1536/, Erişim Tarihi: 30.09.2020.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here