Özet
Bu çalışmanın amacı, Ortadoğu devletlerinin, yaşanan terör hadiseleri neticesinde, ekonomik olarak etkilenmelerinin boyutları üzerine incelemede bulunmaktır. Terör ve ekonomi ilişkisini inceleyen bu çalışma Orta Doğu özelinde karşımıza çıkan ve yeni nesil savaş konsepti kavramı içerisinde yer alan ağ tabanlı terör örgütlerinden DEAŞ / IŞİD’in(ed-Devlet’ül İslâmiyye fi’l Irak ve’ş Şam) bölge ülkeler üzerinde oluşturduğu ekonomik tahribatı irdeleyecektir.  Ortadoğu bölgesinde varlık gösteren terör örgütünün önemli ekonomik dinamikleri (petrol – su yolları – balık çiftlikleri vb.) ele geçirerek sahip olduğu güç ve etkinlik, bölgesinde yer alan çevre ülkelere ağır kayıplar verdirerek ülkelerin ekonomilerinde hasara yol açmış, ekonomi açısından önemli hususları ortaya çıkarmıştır. Çalışma kapsamında DEAŞ’ın, bölgede varlığını etkin şekilde gösterdiği zaman dönemleri baz alınarak ülkelerin ihracat, ithalat, yabancı yatırımcıların etkinliği, göç nedeni ile işgücünün oranları ve gayri safi yurt içi hasıla ve terör gibi bağımsız değişkenler ile ekonometri açıdan incelemeler yapılacaktır. Yapılan değerlendirmeler neticesinde bağımlı değişken olan ‘ekonominin’ üzerinde oluşan negatif etkiler tespit edilecektir.

1. DEAŞ Terör Örgütü ve Diğer Ağ Tabanlı Örgütler

Kendisini bir dinsel akım olarak lanse eden ve bu yüzyıl içerisinde karşımıza çıkan DEAŞ (ed-Devlet’ül İslâmiyye fi’l Irak ve’ş Şam)  yapılanması Ortadoğu coğrafyası ana hat olmak üzere tüm dünya devletlerinin karşılaştığı son derece şiddet yanlısı bir terör oluşumudur. İçerisinde bulunduğumuz son çeyrek yüzyılda dini motifler kullanarak şiddet eylemlerine başvuran bu terör örgütü ile yeni karşılaşmış olsak dahi, organize edilen örgütün alt yapısı aslında yeni bir şey değildir. Bununla birlikte son on beş yıl içerisinde ani bir yükseliş yakalayan bu terör örgütü ‘‘Radikal Fundamentals İslamcılık’’ bağlamı ya da diğer dinler arasında da yeni bir oluşum sayılmamaktadır.

Örneğin, ‘‘Sihler, Hint birliğine karşı bir ulusal bir ideal adına dinsel bir savaş yürütmüşler ve Halistan (Arilerin ülkesi) kurmak istemişlerdi. 1984’te Hint ordusu tarafından Amritsar’daki (Pencap) bağımsızlık isteyen Sihlerin kutsal mekânı Altın Tapınak’ın kapatılması, 20.000 kişinin hayatına mal olan bir çatışmaya sebebiyet verdi. İndira Gandhi’nin Sih korumaları 1986’da kendisini öldürdüler. Camilerin veya Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen bir yere yapılması tasarlanan tapınakların yıkılması konusunda Müslümanlar ile aşırı-dinci Hindular arasında çatışmalar1990’lı yıllara kadar sürdü’’ (Chalıand ve Blın, 2016: s.314).

Dinsel motifleri barındıran terör örgütlerinden olan DEAŞ etkinlik alanı olarak Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmasıyla birlikte dünya devletleri ve dünya toplumunun aklında terör merkezi olarak Ortadoğu yer etmektedir. Saldırı merkezinin ve çıkış kaynağının Ortadoğu coğrafyasında meydana gelmesiyle birlikte Arap Ülkeleri terör barındıran devletler olarak dünya kamuoyuna lanse edilse de tarihsel realite olarak böyle bir durumun olmadığını ortaya koymak mümkündür.

Tarihsel olarak verileri incelediğimizde ‘‘Japonya’da, kendini ‘‘Tanrı’nın Ordusu’’nun başkomutanı addeden Şoko Asanara tarafından 1987’de kurulan Aum Şinrikyo tarikatı, 1995’te Tokyo metrosunda sarin gazıyla yapılan saldırıdan sorumluydu. Bu saldırı 12 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin yaralanmasına sebep oldu. Avustralya, Sri Lanka, ABD, Rusya, Almanya’da ağlara sahip olan tarikatın 10.000 üyesi vardı ve kaçınılmaz Mahşer Gününe hazırlanmaktan başka bir iddiası yoktu.’’ (Chalıand ve Blın, 2016: s, 315).

Terör örgütlerinin ortaya çıkardıkları kaos, arka planda onları ayakta tutan dinamiklerle direkt olarak bağlantılıdır. Bir terör örgütünün beslendiği kaynak ve motivasyon türü örgütlerin yapılarına göre şekil alabilmektedir. Ancak her terör örgütü şiddete başvururken ekonomik olarak bazı gereksinimlere ihtiyaç duyar. Tam bu noktada terör örgütlerinin bir ekonomiye sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz. Tarihsel açıdan terör örgütlerinin incelemesini yaptığımızda terör hadiselerinin yaşandığı bölgelerde ekonominin negatif yönlü hareket ettiğini ortaya koymak mümkündür. Terörün tarihsel olarak insanlık tarihi kadar eski olduğunu düşünürsek ekonomik verilerin bugüne kıyasla nasıl işlediğini karşılaştırmak daha kolay ve mümkün olacaktır.

1.1. Epistemolojik Olarak Terör ve Terörizm Kavramsalı

‘‘Terör, insanlık tarihinin var olduğu andan itibaren günümüze kadar ulaşmasına ve üzerinde birçok araştırma ile hayatın aktifliği içerisinde yer almasına karşın uluslararası alanda tanımlama konusu tartışmalıdır. Terör günümüzde insanoğlu ile birlikte insanlığın bir araya gelerek var ettiği, devletleri yakından ilgilendiren bir konudur. Tarih boyunca devletler dolaylı ya da doğrudan bir şekilde teröre maruz kalmaktadır. Devletler bu mağduriyet ile birlikte terörle olan mücadelelerinde yapılan savunmalarını meşrulaştırmak için farklı tanımlar yapmış ve bu nedenle farklı anlamlar kazanan terörün tanımlanması evrenselliğe ulaşamamıştır.’’(Güçyetmez, 2017: s. 12).

‘‘Terör kavramını tanımlama sorunu günümüz de üzerinde çalışılan ve akademik sahada en yoğun araştırmalar yapılan alanlardan biri olmasına rağmen göründüğü gibi kavramsal açıklık getirilmesi oldukça zordur. Çünkü terör tanımı; değişen dünya şartları dikkate alındığında açıklanması zor bir hal almıştır. Tarihinin uzun yıllar öncesine dayanmasına ve birlikte iç içe yaşamamıza rağmen tanımın tam olarak ortaya konamaması günümüzde en büyük problem ve etkendir. En başta belirtmemiz gereken başka bir hususta herkesçe karıştırılan ve aynı yargılar üzerinden yorumlanan terör ve terörizm kavramının farklı anlamlar taşıdığı konusudur. Şiddet, yasa dışı davranış, tehdit gibi konuları çağrıştıran terör ve terörizm olayları farklı kavramlardır.’’ (Güçyetmez, 2017: s. 12).

“Bu iki farklı tanıma sahip konuların birbirinin yerine kullanıldığı görülmektedir. Bu noktada terör, terörizm ve terörist kavramları arasındaki farkın belirlenmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Terörün korku yaratmaya yönelik genel bir kavramı yansıtmasına karşılık, terörizm korku ortamı yaratmaya yönelik şiddet sürecini tanımladığını, terörist kavramının ise terör eylemini gerçekleştiren saldırgana verilen isimdir ”denmektedir (Bassiouni, 1999, s.771).

1.2. Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Gelişimi ve DEAŞ

Terör olayları dünyanın her yanında görülmüş olsa da çıkış noktası bizi yeniden bizi Ortadoğu bölgesine götürmektedir. Filistin bölgesinde kurulan ‘‘Zeolat’’ denilen örgüt Romalılara karşı oluşturulmuş ilk sistemli terör örgütü olma özelliğine sahiptir.

“Roma vatandaşı, I. yüzyıl Yahudi tarihçi, kraliyet ailesi ve din müdafisi olan Flavius Josephus, Zealotları tasvir etmek için Romalılar tarafından kullanılan jenerik terim olan ve sicarius (hançerle öldürülen) kelimesinden gelen Sicarii terimini kullanır. Yahudilerin Roma’ya karşı başkaldırılarının asıl sebebi, imparatorluktaki Romalı yetkilileri milattan sonra ilk yıllarda yaptıkları sayım olmuştur. Sayım açıkça Yahudilerin yabancı bir otoritenin tebaası oldukları gösterdiğinden, Yahudiler tarafından bir aşağılanma gibi hissedildi. İşler tam olarak Milattan Sonra (M.S) 6 yılında alevlendi, yani bir yüzyıldan fazladır (M.Ö. 129’dan beri) belli bir derece bağımsızlıktan ve refahtan yararlanabilmiş olan Yahudilerin tarihinde belirleyici bir dönemece işaret eden bir olay olan Büyük Hirodes’in ölümünden sekiz yıl sonra, bir başkaldırının öncü işaretleri daha M.Ö 4 yılından beri ortadaydı, ama asıl M.S. 6 yılında  Zealotlar  imparatorluk yetkililerine karşı savaşmak üzere örgütlendiler.[…] İlk arbedelerden sonra, Suriye valisi Varus, başkaldırının zor duruma düşürdüğü garnizonları desteklemek için iki Roma lejyonu gönderdi. Varus asileri ezmeyi başardı ve aralarından iki binini çarmıha gererek bir örnek teşkil etmeye karar verdi. Bu eylemin amacı, halk üzerinde, onları başkaldırıya devam etmekten caydıracak denli güçlü bir psikolojik şok yaratmaktı. Bu on yıllarca sürecek olan savaşta ilk terör kullanımıydı” (Chaliand ve Blın 2016, ss. 65-66).

‘‘Terörizm literatüründe Fransız ihtilalının bir dönüm noktası olarak yorumlandığı görülmektedir. Hemen hemen bütün yazarlar modern terörizmin Fransız ihtilali sonrasında doğduğu kabul etmektedir. Özellikle Mart 1793 Temmuz – 1794 dönemi ‘‘Terör Rejimi olarak kaydedilir. Bu dönem modern terörizmle beraber Jakoben zihniyetinin de doğmasını sağlamıştır. Jakobenizm, siyaset literatüründe “doğru ve mutlak olduğuna inanılan bir fikir ya da hedefi, insanlara zorla benimsetme ve bu amaçla şiddet kullanma hareketi olarak bilinir. Bu kavram o dönemde Fransa’daki jakoben kulüplerine dayanarak ortaya çıkmış ve daha sonra sağ ve sol kanat politikacılar için bir davranış biçimi olarak kullanılmıştır. Böylece ihtilaldan sonra 1789–1793 yılları arasında yeni rejim düşmanlarına karsı planlanmadan aniden uygulanan ve 1793 Eylül’ünden itibaren rejimin prensibi olarak kabul edilen terörde meşrulaştırılmıştır. Çünkü jakobenler yeni rejimi oluşturmaya çalışırken terörist kavramına olumlu bir anlam vererek kullanmışlardır. Terör kelimesi, Fransız ihtilalinin devamında bir hükümete ve onun himayesindeki bir döneme 10 Ağustos 1792’den 27 Temmuz 1794’e kadar kendi adını vermiştir. Ekonomik krizden kurtulamamış ihtilalcı Fransa’da, tefecilik, istifçilik şüphesi altında bulunan herkes terör tehdidi altındaydı, İhtilal Kurullarına yapılacak bir ihbar tutuklama için yeterliydi bu dönemde. İhtilalden sonra yeni iktidarın 22. Ayında Robespierre’in düzenlediği 10 Haziran 1794 tarihli Kanuna göre korku egemenliği ihtilal mahkemelerince gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Tahminlere göre bu kısa iktidar döneminde 40.000 ölüm cezası infaz edilmiş, 300.000 tutuklama gerçekleştirilmiştir. Jakobenler, şüphelilerin kurban olarak görüldüğü meşru radikal demokratik bir cumhuriyet kurulması için çaba sarf etmişlerdir. Yani ihtilal öncesi dönemde terör, despotizmin bir sıfatı olarak kullanılmıştır. İhtilal sırasında ise Robespierre hükümeti tarafından devlet terörü haline getirilmiştir.’’ (Zafer, 1999: 12).

  1. yüzyılda Çarlık Rusya’sında ortaya çıkan Narodnaya Volya (Halkın İradesi) adlı grup, terörün iyi örneklerinden biridir. Bugünkü terörist örgütlerin kullandıkları söylemleri kullanmışlardır: “Mevcut iktidar tamamıyla despotik. Bu yüzden zorbalara karşı yürütülen bu mücadele haklı bir temele dayanıyor.” Bu haklılıktan yola çıkarak pek çok devlet adamına suikast düzenlediler. Bunlardan en geniş yankı uyandıranı ise 1888’de Çar II. Alexander’ın vurularak öldürülmesi oldu (Bakradze, 2007: 33).

‘‘20. Yüzyılda ise durum biraz farklılık göstermiştir. Her ne kadar bu yüzyılda yaşanan bağımsızlık hareketleri genel olarak ayrılıkçı terör olayları ön plana çıkarsa da bu gelişmelere daha baskın çıkan ve belirleyici siyasal söylem olan Soğuk Savaş dönemi terörü olmuştur. Soğuk Savaş dönemi terörünün belirgin özelliği terörün bu dönemde devletler tarafından sıklıkla kullanılmasıdır. Burada devletlerin bizzat terör uygulamasından çok Doğu ve Batı Blok’unda yer alan devletlerin karşılıklı savaşları göze alamamaları sonucunda hasım ilan ettikleri taraflara karşı mücadele eden terör örgütlerinin yoğun bir şekilde desteklenmeleri söz konusudur. Adeta her terör örgütünün bir hamisi veya adına eylem yaptığı bir ülkesi vardır. İstihbarat örgütleri tarafından dolaylı ve doğrudan yönetilen bu guruplar hızla büyüyüp geliştiler ve uluslar arası ilişkilerin önemli bir gizli müzakere aracı olmuşlardır. Soğuk Savaş döneminin belirleyici aktörleri (SSCB ve ABD) arasındaki mücadele tarzı bu dönemde yaşanan terör olaylarının adlandırılmasını ve savaşın niteliğinin belirlenmesi bakımından Soğuk Savaş dönemi terörü olarak literatürdeki yerini almıştır.’’ (Caşın, 2008: 224).

‘‘20. yüzyılın sonlarına gelirken 1989 yılında Sovyetler Birliği’nde başlayan dağılma süreci 1991’de sona ermiş ve tüm dünyada heyecanla izlenmiştir. Parçalanmayla birlikte insanlar bir rehavet havasına kapılmışlardır. Yaygın olan iyimserlik o derece büyümüştür ki, birileri “tarihin sonunu” bile getirmiştir. Nasılsa tek düşman olan Sovyetler Birliği dağılmıştı ve bundan sonra her şey çok güzel olacaktı. Ancak bu iyimserlik havası çok uzun sürmedi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, tehdit algılamalarında köklü değişiklikler yaşandı, iki kutuplu ve nispeten istikrarlı dünya düzeninin yerini, tehdidin çeşitli ve belirsiz olduğu bir dünya düzeni aldı. Sovyetler Birliği’nin otoritesinin yok olmasıyla, o bölgelerde iktidarı ele geçirme mücadeleleri, zayıf iktidarların organize suç şebekeleriyle ve terörist örgütlerle başa çıkamaması, sosyo-ekonomik sorunlar yeni gelişmeleri beraberinde getirdi. Merkezi otoritenin yeterince etkili olamadığı zayıf ülkeler (failed states) terörist yapılanmalar için en uygun yer haline geldiler (Bakradze, 2007: 43).

Görüldüğü üzere neredeyse insanlık tarihi ile var olan terör olayları küreselleşme ile boyut değiştirmiş ve vekalet savaşlarına giden yolda cephe savaşlarından meydan savaşlarına dönüşmüş terör örgütleri üzerinden yeni savaş konseptine evirilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası değişen dünya konjonktürü, imparatorlukların yıkılması, yeni devletlerin ortaya çıkması ve SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)’nin yıkılması ile düğer süper güç olan Amerika Birleşik Devletleri’ni lider konuma getirmiştir. Fakat dünyanın terör algısı ve kırılma noktası Usame Bin Ladin’in liderliğini yaptığı terör örgütü El Kaide’nin 11 Eylül tarihinde yapmış olduğu terörist eylem ile dünyanın hiçbir bölgesinin güvende olmadığı ile birlikte terörün yeni boyutunu ortaya çıkarmıştır.

‘‘Al-Zavari’nin 11 Eylül sonrası yapmış olduğu açıklamada, İslamcı militanların Amerika’ya ciddi zarar verdiği yönünde olmuştur. Körfez Savaşı ile birlikte, Müslüman kitlede cesaretin kırılması ve pasif duruş artan bir şekilde ortaya çıkmıştı. İslamcı militanlar Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ülkelerin dünya çapında düşmanı olan Amerika’ya ciddi zararlara verebilmişlerdi. Saldırı Batılı liberal demokrasilerin zayıflığını ve moral olarak bozuluşlarını göstermiş; tüm Batı dünyası da ikiz kulelerin benzerini kendi ülkelerinde düşünmeye başlamışlardır. Tüm bunlar, o zamanda dünya çapında – Pakistan’dan Endonezya’ya kadar- İslamcı militanların cihad anlayışının canlanışını ortaya koymuştur. Bununla birlikte savaşın ülke içinde ve dışında olabileceğini göstermiştir. Terörizm, Batı’nın ancak bu dilden anlayabileceği dolayısıyla, kabul edilebilir bir yol olarak görülmüştür. 11 Eylül saldırıları Batı için yıkım derecesinde bir sonuç beklentisi oluşturmasına rağmen bunda başarısız olmuştur. Saldırılardan sonra Amerika, saldırının sorumlusu olarak gördüğü İslamcı örgütün Afganistan’da olduğu gerekçesi ile Taliban rejimine müdahalede bulunmuştur. Sonuç olarak da Afganistan’ın işgali gerçekleşmiştir. Taliban İslamcı militanların yetiştirilmesinde ve dünyaya yayılmasında birinci derece sorumlu olarak görüldüğü için Afganistan işgali gerçekleşmiştir! İslamcı militanların Afganistan’da yetiştiği fikri tüm dünyayı sarmış ve İslam ile Batı arasında ölümüne bir mücadele ortaya konulmaya çalışılmıştır. Batı, seküler rejim, demokrasi, haklar, özgürlük seçeneği ve cinsel eşitlik gibi konuları savunmuştur. Ilımlı İslam toplumları ve daha seküler olan Müslüman rejimler veya Batı ile daha yakın ilişki kurmuş olan ülkeler – Yemen, Sudan, Suudi Arabistan, Cezayir, Mısır, Pakistan, Endonezya, Filipinler gibi İslamcılığın uç noktalarının yükselişi ile sarılmış duruma gelmişlerdir. Ve cihad anlayışı kendine Avrupa’da yeni hedefler seçmeye başlamıştır. 2004 Martı’nda Madrid’de ve 2005 Temmuzu’nda Londra’da gerçekleşen saldırılar bunu ortaya koymaktadır’’ (Pagden, 2008: 517).

‘‘Tarihe 11 Eylül saldırıları olarak geçen terör eylemi, demokrasiye yönelmiş bir terör eylemi olmaktan çok, bir güce karşı düzenlenmiş, o gücün simgelerinden bazılarını hedef alan bir terör eylemidir. Eylemi gerçekleştirenler demokrasinin kurum ve simgelerini değil; bir dünya gücünün simgelerini hedef almışlardır. Saldırganların İslami bir terör örgütü mensupları oldukları kabul edilirse, tasavvurda demokrasiyi hedef alabilecekleri düşünülebilir. Ancak saldırının hedeflerine baktığımızda, demokrasiye yapılan bir saldırı olmadığı ortadadır. Saldırının hedefi uluslar arası sistemin hiyerarşisinin en üstündeki devletin güç simgeleridir. Terör eylemleri kendini dünya üzerindeki mutlak ve tek güç olarak gören veya göstermeye çalışan, kendini ulaşılmaz bir zirveye yerleştiren bir güç merkezinin gösterilmeye çalışıldığı kadar ulaşılmaz olmadığını göstermeyi de başarmıştır. Hem de bu eylemler bu süper gücün soğuk savaş döneminde panzehir olarak kullandığı İslami ideolojiden beslenen bir örgüt tarafından gerçekleştirilmiştir. A.B.D.’ye gerçekleşen saldırının İslami ideolojideki bir terör grubu tarafından yapılması, İslam’ın özünden ziyade, İslami kültürün egemen olduğu yerlerde giderek çetrefilleşen ve sonuçları dayanılmaz olmaya başlayan yerel ve uluslar arası sorunların varlığına bağlanabilir. Bu nedenle bu boyutta bir terör eylemini sadece fakirlik ve dışlanmışlıkla izah etmek mümkün değil. Esas belirleyici olan etken kendini bütünüyle erişilmez ve dokunulmaz bir konumda sergileyen güce karşı biriken nefret ve öfkedir. Yeni küresel terör eylemlerinin aktörleri dışlanmışların içinden değil, tersine Batı toplumlarının içinde büyümüş veya onlara kısa zamanda entegre olmuş insanlar içinden çıkmıştır. Bu insanlara terör eylemlerine yönlendiren olgu, bireysel dışlanmışlıkları değil, kimlikleri nedeniyle içlerinde biriken öfke ve kin olmaktadır (Sayyid, 2002: 179).

1.3.Terörizmin Dış Politika Olarak Kullanılması Sorunsalı

Dış politika kavramı ülkelerin devamlılığı açısından hayati önem taşımakla birlikte dış politika araçlarını varlıklarını sürdürmek, kalkınmalarını devam ettirmek, diğer devletlerden olası gelecek baskı ve her türlü eylem faaliyetlerini önlemek ve savunma mekanizmasını güçlendirmek için kullanırlar. Ülkelerin birbirlerine karşı dış politikada izleyecekleri ilk adımın ‘‘diplomasi’’dir. Fakat  dış politika aracı olarak iç işlerine karışma ve silahlı müdahale gibi etkenlerin kullanılması günümüzde barışı ve huzuru tehdit etmektedir. (Güçyetmez, 2017: 26).

‘‘Diplomatik yöntemler ile propaganda sorunları arttırmaktansa, barışçıl yöntemlerle uzlaştırmayı seçtikleri için tercih edilirlikleri yüksektir. Diplomasi, devlet ve karar verici arasındaki görüş aktarımı olması sebebiyle görüşme sanatı olarak da tasvir edile gelmiştir. Propaganda da ise, diplomasiden farklı olarak muhatap alınan devletler değil, kamuoyudur ve etkili olması kanı ve görüşleri denetlemesine bağlıdır. Ekonomik araçlardan dış yardımlar daha çok ödüllendirici, destekleyici iken ambargo, abluka, kota uygulamaları baskı oluşturan ve cezalandırıcı yöntemlerdir.’’ (Arı, 1997: 264-266)

‘‘İsrail uluslar arası Politika enstitüsünün bir raporuna göre devlet destekli terörizm, konvansiyonel kuvvetlerin pratikte ve efektif olarak kullanılmasının stratejik hedeflere erişmede yetersiz kalacağı ifade edilmektedir. Modern harbin yüksek maliyetleri ve yenilgi tehlikesi ve saldırgan görülme isteksizliği olduğu kadar, konvansiyonel olmayan tırmanış endişesi, uluslar arası alemde devletin çıkarlarına ulaşabilmek için terörizmi hızlı, kullanışlı ve genellikle farklı bir silaha dönüştürmüştür.’’ (Boaz, 1997: 7)

‘‘Terörizme destek veren pek çok devlet faaliyetlerini gizleme teşebbüsünde bulunmaktadır. Çünkü destekçi olduğunu gizleyebilirse, şiddete uğrayan düşmanına karşı güvende ve sorumsuz olabilecektir. Terörizme hedef olan millet, düşmanının sorumluluğu olduğuna dair kanıtları geliştirmedikçe doğrudan saldırı gibi yöntemlerle cevap veremeyecek, ne de sorumluluğunu kanıtlayamadığı devletin desteklediği dahili muhaliflere şiddet mecrasına girişebilecektir. Böylelikle devletler terörizmi ve karşı propagandayı kendi açılarından başka anlamlarda kullanmakta, çünkü stratejik hedeflere erişmede en etkili metot olmaktadır. Saldırgan rejimler için pratik olduğu kadar, devlet terörizmi uluslar arası alanda pek çok açıdan avantajlar sağlamaktadır.’’ (aktaran, Caşın, 2008:571-572).

Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Ekonomi Üzerine Etkileri: DEAŞ Örneği 1

2.ARAP BAHARI VE TERÖR OLAYLARININ EKONOMİ ÜZERİNDE ETKİLERİ

2.1. Arap Baharı Ve Yaşanan Süreçte Ortadoğu

Ortadoğu, tarih, din ve coğrafya açısından yüzyıllardır öneme sahip olan ve insanların ilgisini çeken bir bölgedir. Dinlerin merkezi olarak görülen ve dünyanın en eski medeniyetlerinin bu coğrafyadan olması bölgeye ilgiyi artırmaktadır. Bunun yanı sıra son yüz yıllarda enerji platformlarının keşfi ile de şüphesiz dikkatleri üzerine çekmiştir.

2010 yılının Aralık ayında adetsizliğe tepki olarak bir gencin kendini ateşe vermesi ile başlayan ve zamanla Ortadoğu’nun tamamını etkileyen süreç sosyal hayattan ekonomiye tüm değişkenleri etkiledi. Her ne kadar ‘Arap Baharı’ olarak isimlendirilse de süreç binlerce insanın ölmesine, evsiz kalmasına ve göçe zorlanması ise devam etti. Durum insani zorluklar ile devam ederken devletler ve yönetimler bu süreç sonucunda dibe çöktü. Birçok yönetici istifa ve aziller ile devletten uzaklaştırılırken birçoğu iç savaşta hayatını kaybetti.

Devletlerin bir diğer problemi ise ekonomi oldu. Enerji ve üretimleri ile dünyada lider konumunda olan devletler yaşanan iç savaş süreci ile kendine yetemez hale geldi ve bir büyük darbeyi de ekonomi üzerinden aldı. Özellikle doğalgaz ve ham petrol üretiminde lider olan ülkeler iç savaşın başlaması ile kendilerine yetemez hale geldi. Diğer yandan savaşların getirdiği istikrarsızlık dünya genelinde enerji harcamalarını ve fiyatlamalarını etkiledi ve fiyatların düşmesini sağlaması, bunun sonucu olarak gelir kaynağı enerjiye bağlı olan devletler daha fazla zor duruma girdi.

Yemen, Libya ve Suriye özelinde bakıldığında Arap Baharından en çok etkilenen ülkeler kategorisinde görülmekte. Bölgelerde yer alan yönetim şekli ve ekonomik düzenin iç savaş ile çıkmaza girmesi sonucu enerji özelinde ve göç ile beraber tüm dünya ülkelerini etkilediğini söylemek mümkündür. Silahlı çatışmalar ve ülke içerisinde yaşanan gruplaşmalar ile bunun yanı sıra meşruiyet sorunu yaşayan yöneticilerle birleşince ülkenin ekonomisi tamamen çökme duruma geldi. Dışarıdan taraflara katılan ülkelerin yaptığı silah ve mühimmat yardımları ile etkisini iyice artıran iç savaş hem süre olarak hem de maliyet olarak giderek artmaktadır. Bu konuda Amerika özellikle Suriye, Libya ve Tunus gibi ülkelerde yaptığı yardımlarda ülkenin iç savaşının uzamasında büyük rol edinmiştir.

Bu çatışmaların altında yatan nedenler; işsizlik, enflasyon, demokrasinin bulunmaması, özgürlüklerin sınırlı oluşu, başka toplumların gönenç (refah) içinde yaşamalarının yarattığı özenti ve uluslararası aktörlerden bazılarının kimi devlet yönetimlerini devirme isteği şeklinde sıralanabilir.(Paksoy, 2013: s. 178)

Arap Baharı’nın sebepleri arasında, 2008 ekonomik krizinin Arap Baharı’nı yaşayan ülkeleri olumsuz yönde etkilediği ve dar gelirli kesimlerin bu kriz sürecinde daha da yoksullaştığı, bunun da Arap Baharı’nda ortaya çıkan olayları tetiklemiş olabileceği ileri sürülmektedir. (Öztürkler, 2014: s.8) Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler geneline bakıldığında ülkede iç savaş öncesi yaşanan ekonomik krizler ve gelir dağılımında yaşanan adaletsizlikler ülke vatandaşlarının bir çözüm arayışı olarak iç savaşa katılımının yüksek olması ile bölgede yaşanan çatışmaları artıran etkenler arasında olmuştur.

Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Ekonomi Üzerine Etkileri: DEAŞ Örneği 2

2.2.Arap Baharı Süreci ve Ekonomi

‘‘Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölge, Ortadoğu olarak bilinmektedir. Bu bölge kapsamında ki ülkeler, Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen, Cezayir, Irak, Suriye, Ürdün, Libya, Tunus, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Fas, Lübnan, Filistin, Kuveyt, Katar ve Bahreyn’den oluşmaktadır. Yerkürede önemli su ve karayolu olanaklarına sahip olması ve ciddi petrol yataklarının bu bölgede yer alması bölgeyi geçmişten günümüze gelişmiş ülkelerin hedefi haline getirmiştir. “Kara altın” olarak tanımlanan petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artmıştır’’ (Turan, 2002:16).

2001 yılında yaşanan gelişmeler coğrafyanın henüz haberdar olmadığı ve kötü günlere haberci olan adımların atıldığı bir hareket niteliğindeydi. Nitekim geride 9 yıl bırakan savaş ve geride kalan binlerce insanın ölümü bugün bunu kanıtlar durumda. Geçmişte Roma ve Osmanlı gibi büyük imparatorluklara ev sahipliği yapmış olan coğrafyanın kaderi büyük dinlerin çıkış noktası ve büyük enerji kaynaklarının üzerinde yer alması ile değişmişti. Bu unsurlar geriye kalan dünya ömrü boyunca atılan her adımı ve uluslararası her anlaşmayı yakından ilgilendiren bir durumdu.

Dünya Savaşlarının sona ermesi ve Soğuk Savaş döneminin başlaması ile tek kutuplu dünya düzeni yerini yeni denge arayışlarına bırakmış ve çok kutuplu bir düzene geçilmeye başlamıştır. Bu süreç içerisinde Rusya ve Çin gibi devletler yayılmacı politikalarını gözetmeye başlamış ve kendi aralarında Batı’ya karşı kendi aralarında ekonomik ve ticari anlaşmalar yapmıştır. Arap baharı sonrası ülkelerdeki iç karışıklığı bir fırsat olarak gören bu devletler Ortadoğu’ya girmek için bunu fırsat olarak değerlendirmiş ve Amerika gibi taraflara ve sürece dahil olmuşlardır.

Diğer taraftan Rusya’yı bu birlikteliğe iten neden, batının doğuya doğru genişlemesi ve bunun karşısında gösterdiği anlayışın karşılığını ekonomik açıdan alamamasıdır. Diğer taraftan Çin, ABD’nin Japonya, Taiwan, Tibet ve Hindistan hattı kullanılarak önünün kesilmesi tutumuna karşılık bu ortaklığa yönelmiştir. Ayrıca Rusya’nın Çin açısından bir diğer stratejik önemi, su ve enerji kaynaklarına sahip oluşudur. Bu noktada temel amaç, ABD’nin “teröre karşı açtığı savaş”, tutumu gibi görünürken, aslında Asya’daki bu yeni ortaklığın önünü kesmek olarak yorumlanmaktadır (Topur, 2005: s. 28).

Soğuk Savaş süreci ve 90’lı yıllardan sonra başlayan yeni süreçte ülkelerin savaş bunalımından kurtulması ile ekonomi, bilim, ticaret ve gelişmeye yönelmesi süreci yeni ortaklıklar ortaya çıkarmış ve savaş kavramının bir kenarı bırakılmasını sağlamıştır.

Son dönemlerde ise bölge yine güç kavgalarının sahnelendiği alan halindedir. Bu süreçte özellikle ABD ve İsrail etkilerine maruz kalmaktadır. ABD özellikle 1997 yılı Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgede ciddi anlamda müdahalelere neden olmuştur. Bu projede temel hedef bu bölgedeki ülkelerde yönetimin ABD ile uyumlu olmasıdır (Aydın, 2014: s. 2).

Türkiye açısından incelendiğinde Ortadoğu coğrafyası ile istikrarsız bir süreç izlediğimiz literatüre geçmiştir. Özellik I. Dünya Savaşı sürecinde Ortadoğu’da bazı ülkelerin batı yanlısı politikaları ve Türkiye karşıtlığı bölgeden uzak ve temkinli olunmasına neden olmuştur. Ancak sonrasında yaşanan süreçlerde Ortadoğu politikalarının yumuşatılması ve ekonomik alışverişin artması ile devam etmiştir.

‘‘Süreç içerisinde, ‘‘1980 ihtilalı yaşayan Türkiye aynı şekilde batıdan beklediği desteği göremeyince Ortadoğu ülkeleri ile hem siyasi hem ekonomik anlamda yakınlaşma yoluna gitmiştir. Bu dönemde aynı zamanda yakın bir müttefik olan ABD sözde Ortadoğu ülkelerinden gelebilecek herhangi bir müdahale sonucunda Türkiye’nin yanında olabilmek adına Türkiye’nin topraklarını kullanmıştır. Tüm bu gelişmeler rağmen Türk dış politikası genel anlamda hep Batıya yönelik politikalar gütmüştür. Bu amaçla 90’li yıllarda Batıyı kaybetmemek adına ve Ortadoğu’dan gelebilecek tehlikelere rağmen Batı ve Amerika politikalarını desteklemişlerdir. Sonuç itibarıyla Türkiye, geçmişten günümüze Ortadoğu’da her zaman varlığına ve dostluğuna gerçekten ihtiyaç duyulan güvenilir, saygılı bir ülke olarak kabul edilmiştir’’ (Karadağ, s. 2004: s. 149).

Günümüzde yeni strateji çerçevesinde düşünülen şey, yakın komşularla ilişkilerde ekonomik ve kültürel olarak insan hareketliliğini artırmak ve Türkiye’nin çevresinin ürettiği değer ve ilişkilerin Türkiye’ye doğru akmasını sağlayacak bir politika izlemektir. Yeni dönemde Türk dış politikasında Ortadoğu ile ilişkiler daha sıkı bir şekilde seyretmektedir. Bölge ile ilişkilerin daha aktif düzeyde olduğu görülmekte ve bölgeye karşı Türkiye sorumluluk ve görevlerinden kaçmamaktadır (Gruen 2004: s. 443-444).

2018 yılı temmuz ayı ödemeler dengesi verilerine göre, temmuz ayında uluslar arası doğrudan yatırım girişleri 999 milyon dolar olarak gerçekleşerek bir önceki yılın aynı ayına göre (2017 Temmuz ayı tutarı 886 milyon dolar) %12,8 oranında artmıştır (Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Bülteni, 2018).

Tarihsel süreç ve işbirliklerinin ortaya koyduğu gösterge tablosu bize coğrafyanın hem jeo stratejik konumu ile birlikte önemli olması açısından hem de petrol, doğalgaz gibi dünya öncüsü devletlerin bu topraklarda olmasından dolayı bölgenin çekildiğini anlatmaktadır. Rusya ve Çin kanadı karşısında Batı ve Amerika kanadının bölgede stratejik adımlar atması, 1800’lü yıllarda başlayan Afrika sömürüsü ve hegemon güçleri akıllara getirmektedir.

Bunların yanı sıra Türkiye’nin rolü bölgede önem arz etmektedir. Türkiye’nin coğrafi sınırlar içerisinde yer alması ve iç savaş yaşayan Suriye ve ırak gibi ülkelere sınır komşusu olması Türkiye’yi kaçınılmaz bir şekilde olaya müdahil etmektedir. Ancak sınır komşuluğu diğer yandan hem siyasi hem ekonomik olarak Türkiye’ye olası hamlelerde kolaylık sağlamış ve  yapmış olduğu bazı hamleler ile bölge ülkeleri üzerinde politik bir üstünlük kurmasına yardımcı olmuştur. Arap Baharı öncesinde başlayan krizler silsilesi 2001, 2008 krizi bölgede savaşlara yol açsa da Türkiye bu dönemden çıkmayı bilmiş ve Ortadoğu’da Batı’ya rağmen aktör ülke konumuna yükselmiştir.

Enerji ve ekonomi açısından güçlü olan Ortadoğu ülkeleri işsiz kalan ve yemek bulmakta zorlanan halkı ile birlikte Arap Baharı sürecine girmişti. Yer altı kaynaklarının fazla olmasına rağmen halka bir şekilde bu gelirin yansıtılmaması bu süreci kaçınılmaz hale getirmişti. İktidar sahiplerinin fazla harcamaları ve genç işsizliğin gittikçe artması sokakların gençlerle dolması ile sonuçlanmıştı.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin, petrol kaynaklarının 3/2 sine ve doğalgaz rezervlerinin yarısına sahiptir. Yeraltı kaynakları bir ülkenin ekonomik anlamda ne kadar zenginleşebileceğinin bir göstergesi olduğunu savunan görüşlere bakıldığı zaman, bu iki bölge dünya ekonomisine yön veren ekonomilere sahiptir (Öztürkler,2009: s.2).

Daha önceki süreçlerde petrol açısından toplam küresel petrol talebinin yaklaşık %70’ini karşılayan Ortadoğu ülkelerinde, petrolün yenilenemeyen enerji olması açısından gün geçtikçe rezervlerin azaldığı gözlenmektedir. Ancak buna rağmen 2010 itibarıyla 1,46 trilyon varil olan dünya petrol rezervinin yüzde 58’i, dünya doğal gaz rezervinin yüzde 48,4’ü yine Ortadoğu ülkelerinde bulunmaktadır. Bölgenin 850 milyar varillik petrol rezervi ise, ABD’nin 442 milyar varillik petrol rezervinin iki katına eşittir. Dolayısıyla bu veriler bölgenin hala önemini koruduğunu ve bölge üzerindeki küresel anlamda siyasal ve ekonomik gelişmelerin her geçen gün daha da arttığını ifade etmek mümkündür. (Öz, 2019: s.13)

‘‘Komşu Ortadoğu ülkelerinin üretim yapılarına hâkim karakteri petrol üreticisi ve dolayısıyla petrol ve hammadde ihracatçısı olmalarıdır. Ülke ekonomilerinin büyük oranda petrole bağımlı olmasının yanında ihracatlarının hammadde ağırlıklı geleneksel birkaç kalem maldan oluşması dış ticaretin yapısını ihracat gelirlerinin artışına bağımlı hale getirmiştir. Döviz girdilerinin büyük kısmının petrol ihracatından elde edilmesi, dış ticaret hacmini, uluslararası petrol fiyatlarında meydana gelen dalgalanmalara karşı aşırı duyarlı hale getirmiş, petrol gelirlerinin yüksek seyrettiği dönemlerde dış ticaret hacminde bir artış aksi durumlarda da bir daralma yaşanmıştır’’ (İnançlı ve Ak, 2005: s. 387).

Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Ekonomi Üzerine Etkileri: DEAŞ Örneği 3
Arap Bahar’ının Bölge Ülkelerine Ekonomik Etkisi, Kaynak: IMF, 2013; Şahin ve Şahin, 2014: s. 176

Arap Baharı sürecinde siyasi ve sosyal sorunların dışında makro ekonomik göstergelerden en çok etkilenen milli gelir ve büyüme oranıdır. Tablo 1’de görüldüğü gibi birçok ülkede büyüme hızı bu süreçte gerilemiştir’’ (Şahin, 2014: s. 176).

Ekonomik göstergelerin iyileştirmesi açısından bakıldığında bir diğer önemli analiz ise, ithalat ve ihracatın rakamlarının ne tür mal ve hizmetlerden oluştuğudur.

‘‘Örneğin, son on yıl içerisinde imalat sanayi ihracatı içerisinde ileri teknoloji ihracatının payı ortalama olarak yüzde 3’tür. Bu oranın gelişmiş ülkeler için yüzde 20’nin üzerinde olduğu göz önüne alındığında, Ortadoğu ülkelerinin imalat sanayilerinin ortalama olarak ne derece az gelişmiş bir yapıya sahip olduğu görülebilir’’ (Öztürkler, 2009: s. 6).

‘‘Şahin ve Uysal Şahin (2011), Arap Baharı’nın Türkiye Ekonomisine Etkileri” adli çalışma sonuçları şu şekildedir. Arap Baharı öncelikle petrol fiyatlarının yükselmesi nedeniyle petrol ithalatçısı bir ülke olarak Türkiye’ye önemli bir maliyet getirmiştir. Kronik şekilde cari açığı bulunan bir ülke olarak Türkiye açısından bu önemli bir yük teşkil eder. Aynı şekilde Türkiye, bu süreçte bu bölgelerden gelen turist sayısı bakımından belli bir kayba uğramıştır. Bu da Türkiye açısından önemli bir kayıp olarak kayda geçirilebilir. Bununla beraber, bu ülkelerle bu süreçten etkilenmesinin yanında, bölge ülkelerine olan ihracatımızın belirgin şekilde arttırılabilmiş olması ise önemli bir başarı olarak görülmelidir. Türkiye açısından en büyük sorun, Suriyeli mülteciler konusundadır. Sayıları 500.000’i aşan mülteciler için Birleşmiş Milletler ve uluslararası camianın yeterli yardımı yapmaması, bir yandan Türkiye’ye ciddi bir maliyet yüklerken, diğer yandan da bu mültecilerin kayıt dışı ve ucuz işgücü olarak istihdamı potansiyel sorun alanları oluşturmaktadır. Bu nedenle, özellikle bu konuda sorun alanlarını ortadan kaldırıcı önlemler ivedilikle alınmalıdır.”

Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Ekonomi Üzerine Etkileri: DEAŞ Örneği 4

2.3. DEAŞ Terör Örgütü ve Ekonomik Gelişimi

Dünya enerji kaynaklarının yarısına ve ham petrol üretiminin %61’ine (bkz. Şekil: 2) sahip olan Ortadoğu orta vadede ucuz enerjiye sahip olunabilecek en ideal coğrafyadır. Bu bölgenin hegemonyası demek dünya enerji yolları ve kaynaklarını direkt olarak kontrol etmek anlamı taşımaktadır.

‘‘Dünya Bankası’nın 2014 yılı Gayri Safi Yurt İçi Hasıla sıralamasında Suudi Arabistan’ın ki şu an Orta Doğu’da bulunan petrol rezervi olup istikrarlı sayılı ülkelerindendir sıralaması 19’dur. Orta Doğu’nun tüm Dünya’daki petrol rezervinin 2/3’üne ve doğalgaz rezervinin 1/2’sine sahip olduğu göz önüne alınacak olursa bu durumda en zengin olması gereken bu ülkelerin aslında kaynak sahibi fakat toplam gelirde arka sıralarda olmaları sorunun sadece kaynakla çözülemeyeceğinin bir göstergesidir. Üstelik bu rakamlar ülke içerisinde gelir dağılımının bozukluğunu da ilave ettiğimizde aslında trilyonlarca dolarlık petrol rezervinin üzerinde fakir halkların yaşadığı, bir durum ortaya çıkarmıştır. Özellikle son verilerden örnek vermek gerekirse Dünya Bankası’nın 2015 yılında yayınladığı Global Ekonomik Görünüm Raporu’na göre Orta Doğu’da sadece iki ülke zengin statüsünde bulunmakta onlar da sözünü ettiğimiz Suudi Arabistan ve Umman’dır.’’ (World Economic Outlook, 2015, s.: 151)

DEAŞ’ın ekonomik gücün belli başlı kaynakları ise petrol, haraç, fidye, her türlü kaçakçılık ve bağışlardır. Bu kaynaklar içerisinde ise petrol üretimi ve kaçakçılığı DEAŞ’ın en büyük finans kaynağını oluşturmaktadır. Gerek Irak gerekse Suriye topraklarında ele geçirilen petrol rafinerileri işletilmekte ve buradan çıkarılan petrol kaçakçılık vasıtasıyla gelire dönüştürülmektedir. Son zamanlardaki ABD’nin hava saldırıları sonucu rafinelerin zarar görmesi nedeniyle, buradan elde ettiği gelirde azalma olmasına rağmen günlük ortalama 250.000 ile 1,5 milyon dolar arasında gelir elde ettiği değerlendirilmektedir (UN Report, 2014).

DEAŞ’ın bölgede kolayca yayılmasına etken olan nedenler arasında ekonomik bozukluklar ve eğitim seviyesinin düşüklüğü gösterilmektedir. DEAŞ yapmış olduğu terör saldırıları ile enerji yollarına sahip olmuş ve stratejik bölgeleri ele geçirmiştir. Bunun sonucu olarak elde ettiği gelirleri bölgede yaşayan genç işsizleri yönlendirmek için kullanmıştır. Bu noktada hali hazırda iç karışıklıkla uğraşan bölgede insanları kolayca örgüte katmış ve geniş alanlara yayılmalarını hızlandırmıştır.

Terör örgütü enerji üzerinde hakimiyetini artırırken enerjinin gerçek sahibi olan devletleri zarara uğratmış çıkarılan petrolleri kendi işleyip satarak tüm payı örgüt adına daha fazla silaha ve insan gücüne ulaşmak için kullanmıştır. Özellikle ırak ve Suriye enerji bölgelerinde yapmış oldukları terör eylemleri sınır komşusu olma sebebiyle Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Enerji yolları üzerinde yapılan bombalı eylemler nedeni ile sürekli kesintiye uğrayan enerji- petrol akışı enerji giderlerini artırmış ve ülkeler bazında iç ekonomik sorunlara neden olmuştur.

2.3.1. DEAŞ’ın Irak Bölgesinde Ekonomi Etkisi

Irak, Amerika’nın müdahalesi sonrasın iç karışıklıklarla uğraşırken üzerine Arap Baharını yaşaması ve bölgede etkin olan PKK terör örgütünün yanında DEAŞ’ın bölgeye ulaşması sorunları daha fazla artırmıştır. ‘‘Irak’ta yaşayan ve Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre 34.769.000 kişilik nüfusun etnik yapısı itibariyle neredeyse Orta Doğu’da mevcut etnik yapıdaki her kesimden insanı barındırmaktadır’’ (BM Data, 2016, Web Page). Etnik nüfusun İran, Türkiye ve Suriye ile ilişkilerin her zaman dengede ve iyi olmasını sağlamıştır.

Tarım, sanayi ve enerjinin yanı sıra Türkiye ile ticari yolların gelişmesi ile artan ekonomik refah DEAŞ terör örgütünün artan terör saldırıları ile sekteye uğramıştır. Özellikle Türkiye ile olan ticaret ve enerji yolları üzerinde etkisini artıran terör örgütü uzun bir süre ikili ticari işleri engellemiştir.

Irak, toprakları üzerinde BP’nin (British Petrol) 2015 Dünya İstatistiki Enerji Raporuna göre Dünyanın petrol rezervlerinin %8,8’ine sahiptir. Bu petrol rezervleri bundan 30 yıl öncesine dayanan bilgi ve araştırmalara göre bilinen miktar olduğuna göre daha bilinmeyen belki de bir o kadar daha rezervi olduğu varsayılmaktadır ki bu da kendisini Suudi Arabistan’a denk bir duruma getirmektedir. Ayrıca doğalgaz rezervleri de mevcuttur ve aynı raporda şu an bilinen kadarıyla Dünya rezervinin %1,9’una sahiptir (BP Company, 2015: s. 6).

‘‘Özellikle Irak’ın son yıllarına değinecek olursak özellikle 2009 ve 2013 arasında Irak ekonomisi savaş ve çatışma ortamına rağmen istikrarlı bir şekilde büyümüş ABD müdahalesinin ardından BM tarafından uygulanan ambargonun ortadan kalkmasıyla Irak ekonomisindeki toparlanma süreci hız kazanmıştır. Ekonomik faaliyette kesintilere yol açan siyasi gelişmeler ve ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı uzun dönemli potansiyel büyüme hızının hesaplanmasına imkan vermemekle birlikte IMF’nin yayınladığı “Ticari Harita”ya göre nispeten istikrarlı bir dönemi içeren 2005-2013 arasında yıllık ortalama reel ekonomik büyüme hızı petrol üretimindeki artış paralelinde %6,5 düzeyinde gerçekleşmiş; özellikle küresel kriz sonrası dönemde (2009-2013) yıllık ortalama büyümenin %7,2’ye ulaşmıştır ki bu gelişmiş ekonomilerin çok çok üzerindedir. Kişi başına düşen GSYİH de 2005’te 1.800 Amerikan Doları seviyesinde iken 2013’te 6.594 Amerikan Doları’na kadar yükselmiştir’’ (Polk, 2007: s. 161).

Sonuç olarak bakıldığında petrol gelirlerinin azalması ve artan savunma, güvenlik harcamaları sonucu ekonomi tabloların aksine negatif etkilenmiştir. Göçe zorlanan insanlar ve dolayısıyla azalan insan gücü ile düşen sanayi üretimi esas gelir kaynağı olan ürün üretimini etkilemiş ve direkt olarak ekonomik güç zayıflamıştır. Hali hazırda iç karışıklık ve siyasi istikrarsızlık ile uğraşan Irak’ta DEAŞ sonrası petrolün kontrolünün kaybedilmesi ve petrol varil fiyatlarının düşmesi ile ekonomik çıkmaza girmiştir.

2.3.2. DEAŞ’ın Suriye Bölgesinde Ekonomi Etkisi

DEAŞ Terör örgütünün Ortadoğu coğrafyasında etkinlik göstermesi ve Suriye topraklarına girmesi ile çevre ülkeler ve özellikle Türkiye büyük risk altına girmiştir. DEAŞ’ın Suriye’nin kuzeyine kadar ilerlemesi ve Türkiye’nin sınırında mevzilenmesi başta güvenlik olmak üzere sınır güvenliği ve ticaret yollarını önemli ölçüde etkilemiştir. Uluslararası ticaret lokasyonlarını etkileyen terör örgütü Suriye devletini ekonomik olarak etkilemiştir.

‘‘Mart 2011 yılındaki Suriye rejimini protesto gösterilerinin başlamasından önce petrol ticareti, ülke ekonomisi ve ülke gelir kaynakları açısından için çok önemli bir kalemi oluşturmaktadır. Dünya üzerindeki petrol üreten ülkeler içerisinde önemli bir yere sahip olmasa da ülkenin Irak sınırına yakın olan doğu kesiminde Suriye’de günlük 400,000 varil petrol üretimi gerçekleştirilmektedir ve günde 150.000 varil petrol Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Petrol sektörü Suriye hükümetinin giderinin %25’lik kısmının karşılanmasına yardım etmektedir ve ayrıca toplam ihraç kaleminin %45’ini oluşturmaktadır. 2011 yılından itibaren çatışmaların başlaması ile birlikte petrol sektörü iki taraflı olarak büyük hasara uğramıştır. Suriye’deki ihracatın buharlaşmasının sonucu olarak ABD’nin ve diğer ülkelerin içerdiği yaptırımlara maruz kalmış ve özellikle Avrupa Birliği’ne etkileri güçlü olmuştur. Suriye’deki çatışmaların petrol üretimi üzerinde yarattığı olumsuzluk sonucu günlük petrol üretimi günlük 20.000 varile kadar inerek az veya çok 2011’li yılların sadece %5’i kadar olabilmiştir (Altuğ, 2016: s. 86).’’

DEAŞ petrol sahalarının kontrolünü sağlamasının ardından yapmış olduğu satış ticareti ile petrol fiyatlarını olabildiğince dibe çekmiş ve ucuz hale getirmiştir. Bölgesel raporlar ışığında Suriye bölgesinde aktif şekilde faaliyet gösteren terör örgütünün petrol varilini 18 Amerikan Doları’na kadar sattığı tespit edilmiştir. DEAŞ, Suriye’nin Deyr Ez Zor yoğunluklu olmak üzere elinde tuttuğu petrol rafinelerini ucuz olarak satması devletin ekonomik verilerini negatif etkilemiştir. 2011 yılı önce petrol verilerine bakıldığında 107 Amerikan dolarından satılan brent petrol günümüzde %65 kadar bir değer kaybı görmüş ve milyarlarca dolar zarar meydana gelmiştir.

Suriye’de meydana gelen çatışmalar 2011 yılından günümüze genel olarak ekonomiyi %60 oranında küçültmüştür. Ayrıca ülkedeki iç savaşta hayatını kaybeden yaklaşık 250.000 insanın yanında göçlerle birlikte nüfusun dörtte biri erimiştir. Çatışmaların sonucunda petrol ihracına getirilen yaptırımların ve AB ihracat yasağı sonucunda petrol satışı 2011 yılında 387 bin varil iken 2014’te günde 10 bin varile düşmüştür ki buna petrol fiyatlarındaki düşüşü de eklersek gelirin ne kadar azaldığı anlaşılacaktır. (Butter, 2015, s.15 akt: Altuğ, 2015: s. 35)

Sonuç olarak Suriye’de ekonomik gelişme özellikle diğer Arap Yarımadası ülkeleri ile karşılaştırılınca doğal rezervlerinin azlığı, nüfusunun eğitim düzeyinin düşüklüğü ve genç nüfus ağırlığı ile fakir ülkeler düzeyini aşamamıştır. Suriye ekonomisine ilişkin en son istatistikler 2009 yılına ait olup, 2009 yılında GSMH 54,3 milyar ABD Doları (satın alma paritesine göre 102.4 milyar ABD Doları), büyüme oranı % 4.6, işsizlik oranı % 8.1 (gerçek oranın % 15-20 arasında olduğu söylenmektedir) olarak gerçekleşmiştir. Enflasyon oranı % 2.6, ihracat 12,3 milyar ABD Doları, ithalat ise 17 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. GSMH’nın % 65’i hizmetlerden, % 20’si tarım ve % 15’i sanayiden oluşmaktadır (Butter, 2015, s. 8, akt: Altuğ, 2015: s. 35).

2.3.3. DEAŞ’ın Türkiye Bölgesinde Ekonomi Etkisi

DEAŞ terör örgütü kendi oluşturmuş olduğu kaos ile yine kendisini güçlendirerek bölgede terör faaliyetlerini sürdürmüştür. Yapmış olduğu eylemler ile şehirleri, kültürleri ve ekonomileri yok eden örgüt ülkelerin iç dengesini sarsmış insanların yerinden olmasına yol açmıştır. Örgütün ortaya çıkış yılı ve Arap Baharının içinde yer alması kaostan yararlandığının açık bir göstergesidir. Ülkelerin iç karışıklığından yararlanan örgüt ekonomik darlıkta olan insanları aylık 300 ile 500 Amerikan Doları karşılığında ekibe dahil ederek büyümüş petrol gelirleri ile insan sayısını daha fazla noktaya taşımıştır. Terör örgütü karışıklık yarattığı ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını kullanmakla kalmamış eğitimsiz kesimi de ekonomik olarak rahatlatarak kolaylıkla yanına çekmiştir

Irak ve Suriye bölgesinde faaliyetlerini artırıp şehirleri yok eden terör örgütü Türkiye sınırına geldiğinde artık direk ve açık hedef olarak görülmeye başlanmıştır. Öncesinde ırak ile yapılan ticaretler sırasında yolda Türkiye’den giden ve gelen tırları durdurup soygun yapan örgüt ticaretin aksamasına neden olmuş ve birçok insanı kaçırarak bölgede korkunun yayılmasına yol açmıştır. Daha sonra Urfa ve Hatay bölgesinde yer alan Suriye’nin Kuzey bölgesindeki ilçeleri ele geçirmesi ile Türkiye’yi alenen tehdit eden bir terör örgütü haline gelmiştir.

Bu noktadan itibaren Türkiye sadece ticari kayıplarla kalmamış güvenlik önlemleri için iç sermayeden kaynak ayırma ihtiyacı duymuştur. Yapmış olduğu ar-ge ve güvenlik harcamalarının yanı sıra sınıra duvar örülmesine kadar giden yapısal harcamalar ekonomi harcamalarının rotasını değiştirmiş ve kaynaklar zafiyetin önlenmesi için kullanılmaya başlanmıştır.

Tam bu noktada DEAŞ’ın Suriye bölgesinde aktif olarak eylemlere başlaması komşu illerdeki insanların evinden ve yerinden edilip göç yapması ile daha büyük bir kaosa neden olması ile sonuçlanmıştır. Bu konuda yapılan araştırmalar ilk etapta Cilvegözü ve Karkamış sınır kapılarına akın eden 1 Milyondan fazla insan olduğunu tespit etmiştir. Göçe zorlanan bu insanların Türkiye içerisinde kontrolsüz yayılmasının yanı sıra barınma, giyinme ve yiyecek ihtiyaçları Türkiye cumhuriyeti devleti tarafından karşılanmış ve iç kaynaklar böylelikle artarak harcanmaya devam edilmiştir. Suriye’de iç savaşın uzun sürmesi DEAŞ terör örgütünün kaos alanlarını genişletmesi ile birlikte katlanarak artan göç her geçen gün daha fazla insanın Türkiye’ye sığınmasına yol açmıştır. Zaman içerisinde 4 Milyona yaklaşan insan sayısı ve Türkiye’de kalma süreleri harcanan miktarın önüne geçilmez şekilde artmasına neden olmuştur.

Diğer bir yandan turizm ile oldukça yüksek gelir elde eden Türkiye 2016 yılından itibaren artan terör olayları ile turizm sektöründe sekteye uğramış ve kayıplar yaşamaya başlamıştır. Turizm gelirlerinin azalmasının yanı sıra birçok otelin kapanması istihdamın azalması ile işsizlik etkilenmiş cari açık üzerinde etkisi olduğu görülmüştür.

 

Ağ Tabanlı Terör Örgütlerinin Ekonomi Üzerine Etkileri: DEAŞ Örneği 5

SONUÇ 

11 Eylül 2001 saldırıları ile başlayan uluslararası terör saldırı dünyada yaşanan kaosu Arap Baharına kadar taşımış tam 10 yıl sonra Arap Baharı denilen olaylar ile de coğrafyaya tamamen kaosu taşımıştır. Terör örgütleri ile Arap Baharı kaosunun tarihsel açıdan örtüşmesi terör örgütlerinin kaostan beslendiğini ortaya koyarken ekonomiyi de ne denli etkilediği yaşanan krizlerle açığa çıkmaktadır.

DEAŞ’ın Mezopotamya bölgesini cehenneme çevirmesi ve bunu hızlı şekilde yapması uluslar arası uzmanlar arasında tartışılan en kapsamlı konular olmuştur. Irak ve Suriye gibi enerji kaynağı ülkelerde toprak bütünlüğünün neredeyse yarısını ele geçiren örgüt stratejik devlet taktiği ile hareket ederken diğer yandan terör örgütü olarak kaos yaratmaktan asla kaçınmadı. Fırat Nehri bölgesinden başlayıp Irak’a kadar uzanan sınırda iki devlet içerisinde felaketlere yol açarken Türkiye’ye de dokunan terör örgütü bölgede  aşiretlerinde desteğini alarak ülke içinde yağmalamayı kolayca başarmıştır.

2014 yılında diğer terör örgütlerinin bölgede DEAŞ’la mücadele eder görünmesi ve direkt devlet desteği almasında ortaya başka sorunlar getirmiş Türkiye içerde PKK ve sınırda uzantısı YPG ile uğraşmak durumunda kalmıştır. Bölgede DEAŞ’ın güçlü olması ile karşılarına konulan diğer terör örgütlerinin güçlendirilmesi Türkiye’yi de güvenlik açısından etkilemiş savunma sanayi harcamalarının artmasına neden olmuştur.

DEAŞ’ın Türkiye’de yaptığı eylemler ile Türkiye Suriye bölgesin ÖSO (Özgür Suriye Ordusu)ile hareket etmeye başlamış ve Türk Silahlı Kuvvetleri öncülüğünde sınır dışı operasyonlarda terörle mücadele edilmeye başlanmıştır. Bu mücadele kapsamında başta yerli silah ürünleri olmak üzere birçok mühimmat desteği kullanılmış ve ar-ge harcamaları giderek artırılmıştır. DAEŞ ile mücadele kapsamında koalisyon ülkelerinin desteği üzerine ortaya çıkarılan YPG terör örgütü ile de başka bir alanda mücadele eden Türkiye sınır güvenliği için hiçbir zafiyete yol açmayacak şekilde güvenlik önlemini almış ve 2016 yılında başlayan sınır dışı operasyon faaliyetlerini giderek derinleştirmiş ve hatta stratejik bölgelerde askeri üsler kurmuştur.

İdlib bölgesinde DEAŞ ile mücadele eden Türk Ordusu burada 12 ayrı askeri üs kurmuş ve güvenlik faaliyetlerini sınır dışında sürdürmeye başlamıştır. Buradan yola çıkan Türkiye daha sonra Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı ile operasyon sınırlarını genişletmiş. Sonuç olarak, DEAŞ’ın gerçekleştirmiş olduğu terör eylemleri ve kaos ortamı neredeyse tüm Arap coğrafyasını etkisi altına almış ama en çok etkilenen Irak ve Suriye olmuştur. Bu iki ülkeye sınır komşusu olan Türkiye’ye iç savaş kaçınılmaz olarak değmiş ve Arap Baharında yaşanan iç karışıklıklardan ekonomik olarak etkilenmiştir. Yukarıda sayı ve tablolarda belirtildiği üzere bu süreçten Türkiye ekonomik olarak etkilenmiştir. Diğer yandan göç ile ortaya çıkan insan trajedisi Türkiye’nin iç dinamiklerinde sosyolojik açıdan da yaralara yol açmıştır. Kurmuş olduğumuz Hipotez doğrultusunda DEAŞ terör örgütünün gerçekleştirmiş olduğu terör eylemleri Türkiye’yi ekonomik olarak etkilemiştir tezi sabit kalmış ve sayılarla ispatlanmıştır.

Türkiye yapmış olduğu sınır dışı operasyonlarla birlikte güvenlik olarak yeni atılımlar yapmış ve pro aktif harekat sistemi ile sınırlarını koruma altına almıştır. Yapılan bu harekat ile görülmüştür ki güvenlik ekonomik verileri etkilemiş ve toplumun huzur ve refah seviyesinde katkılar sağlamıştır.

Barış Pınarı Harekatı ile de operasyonun hacmini derinleştirme yoluna gitmiştir. Türkiye’nin sınır dışı operasyonları etkisini kısa sürede göstermiş ve sınırda süren terör olaylarını sınırın ötesine taşıyarak tehlikeyi ülkeden uzaklaştırmıştır. Bu yolla arındırılan bölgelere bazı sığınmacılar tekrar dönmeye başlamış, ticaret yollarının güvenliği yeniden sağlanmış ve içerde gerçekleştirilmek istenen terör eylemlerinin engellenmesi sonucu Turizm yeniden harekete geçmeye başlamıştır.

Bu bağlamda öneri olarak söyleyebiliriz ki; Türkiye yapmış olduğu operasyonları milli menfaatleri ve milli sınır ve güvenliği için yapmaktadır. Yapılan operasyonların direkt olarak etkileri gözlemlenmiş ve gerçekçi bir politika sergilemiştir. Bu operasyonların devam etmesi Türkiye ve milletimizin güvenliği açısından ve milli menfaatleri açısından oldukça önemli olmakla birlikte yapılan operasyonların devamlılığı güvenliğimiz sağlayacak oranda devam etmesi menfi değerler için önemlidir.

KAYNAKÇA

ALKAN, N., (2002). Gençlik ve Terörizm, Ankara: TEMÜH Yay.

Alkan, N., (2009). türkiye‟nin terörizmle mücadele deneyimi, uzak doğudan yeni kıtaya terörle mücadele, Ankara: Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Yay.

Arı, T., (1997). Uluslararası İlişkiler, 2. Baskı, İstanbul: Alfa Basın Yay.

Bal, İ., (2006). Alacakaranlıkta terörle mücadele ve komplo teorileri, Usak Yayınları, İstanbul.

Bassiouni, M., (1999). International terrorism in international criminal law, Second Ed., Newyork.

Beşe, E., (2002). Terörizm, avrupa birliği ve insan hakları, Ankara: Seçkin Yay.

Boaz, G., (1997). Countering state- and terrorism, Herzlia: ICT Papers, The InternationalPolicy Institute For Counter- Terrorism, The Interdisciplinary Center.

Caşın, M. H., (2008). Uluslararası Terörizm, 1.Baskı,  İstanbul: Nobel Basımevi.

Dilmaç, S., 1997. Terörizm sorunu ve Türkiye, Ankara: EGM Yay.

ERDEM, T., (2008). Kapana sıkışanlara, İstanbul: Doğan Kitap Yay.

Kaya, İ., (2005). Terörle Mücadele ve Uluslararası Hukuk, Ankara: USAK Yay,

Kongar, E., (2003). Küresel terör ve Türkiye küreselleşme,9. Baskı, İstanbul:  Remzi Kitabevi.

Laçiner, S., (2006). uluslararası terörizm ile mücadelede hukuki önlemler,  Prof. Dr. Şeref Gözübüyük’e armağan, Ankara: Turhan yay.,

Pagden, A., (2008). Worlds At War –The 2500 Year Struggle Between East And West-

Random House Inc., New York.

Sayyid, M. Al, (2002). Mixed Message: The Arab and Muslim Response to Terrorism,   

The Washington Quarterly, c. 25, No: 2

URHAL, Ö., (2008). Kamu güvenliği açısından istihbarat ve örgütlü suçlar, Ankara:  Adalet yayınları,

Zafer, H., (1999). sosyolojik boyutuyla terörizm, İstanbul:  Beta Yay.

Turan, Ö. (2002). Tarihin Başladığı Nokta Orta Doğu, İstanbul: Step Ajans Yay.

Topur, T. (2005). “Dipsiz Kuyu Ortadoğu ve Türkiye”, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yay.

Gruen, G. E. (2002). “Recent Developments İn Turkish-Israeli Relations”. American       Foreign Policy Interest, Newyork.

Kardağ, R. (2004). İsrail Orta Doğu ve Amerika, Emre Yayınları, İstanbul.

Polk R. W.( 2007). “Irak’ı Anlamak”, Türkiye, Ankara: NTV Yayınları.

%B1- %C3%B6rne%C4%9Fi.html, [Erişim Tarihi: 12.10 2019].

/uluslararas%C4%B1-ter%C3%B6rizm-%C4%B0le-m%C3%BCcadelede-hukuki-%  C3 % B6nlemler-%C4%B0ngiltere%E2%80%99de-yeni-ter%C3%B6rizm-yasas %C4

Chalıand,G. ve Blın A., 2016. Terörizmin Tarihi: Antikçağdan IŞİD’e,  Bülent Tanatar (Çev.),https://turuz.com/storage/h-edebiyat-2020-1/0393-Terorizmin_Tarixi-Antikchaghdan_Ishide-Gerard_Chaliand-Arnaud_Blin-Bulend_Tanator-2016-742s.pdf,   [E.T. 02.12.2019]

Laçiner, S., 2006. “Uluslararası Terörizm İle Mücadelede Hukuki Önlemler:                    İngiltere’de Yeni       Terörizm Yasası Örneği”,  http:// www.usakgundem.com   /makale /62 [E.T.: 02.12.2019]

Mali Suçlar Araştırma Kurulu, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu Http://Www.Masak.Gov.Tr/Tr/Content/3713-Sayili-Terorle-Mucadele-       Kanunu/76      [E. T.: 29.11.2019].

Terör ve Terörizm Konuları ve Terörizmin Başlıca Özellikleri,                                            http://www.terororgutleri.com/terorizmin-baslica-ozellikleri/[Erişim                                   Tarihi: 08.12.2019] s. 2.

UN Report. (2014). The Islamic State in Iraq and the levant and the AlNusrah Front forthe people of the levant: Report and recommendations submitted pursuant   toresolutio http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/2014/815>             E.T.: [15.10.2019]

Türkiye’nin 2016 – 2017 yılları arasında turizm gelirleri farkı https://biruni.tuik.gov.tr/medas/?kn=74&locale=tr  E.T.: [15.05.2017].

Altuğ, M., (2016). Orta Doğu Coğrafyasının Yeni Aktörleri Ve Işid Gerçeği, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ufuk Üniversitesi, SBE.

Bakradze, Ş.,  (2007). Terörizm ve Güvenlik Sorunları, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, SBE.

Aydın, M.Ş. (2014). Arap Baharı ve Mısır’da Yansımaları, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Atılım Üniversitesi, SBE.

FERDİ TAYFUR GÜÇYETMEZ.(2017).Terörizme karşı uluslararası hukuk bağlamında alınan tedbirlerin incelenmesi.YÖK Ulusal Tez Merkezi – Çağ Üniversitesi / Terörizme karşı uluslararası hukuk bağlamında alınan tedbirlerin incelenmesi

Keskin, A., (2007). Türkiye’de Terör Sorunu Ve Sosyal Politika Stratejileri AçısındanÇözümleri, Yayınlanmamış YL Tezi, Sakarya: Sakarya Üniversitesi SBE.

Topal, A. H., (2004). Uluslararası Hukukta Devlet Destekli Terörizme Karşı Kuvvet Kullanma, Yayınlanmamış Doktara Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, SBE.

Yılmazer, A., F., (2006). Dini Kaynaklı Terörün Sosyolojik Nedenleri Ve El Kaide Örneği (Türkiye Örneklemi), Yayınlanmamış YL Tezi, Şanlıurfa: Harran Üniversitesi SBE.

Öz, İ., (2019). Arap Baharı’nın Türkiye Ekonomisi Üzerindeki Etkileri: Bursa İlinde Bir Araştırma, Yüksek Lisans Tezi, Aydın: Adnan Menderes Üniversitesi, SBE.

Kaya, S.,(2005). “Interpol, Europol Ve Uluslararası Terörizm”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, s. 31-49

Toker, M., (1971). Anarşistler Karşısında Demokrasi-Kanada Denemesi, Milliyet, s. 13

Paksoy, S.,(2013). “Küreselleşmenin Sosyo-Politik Etkileri: Arap Baharı”, ElektronikSosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 46, s. 178.

Öztürkler, H. (2014). “Arap Baharının Ekonomik Analizi”, Akademik Orta Doğu, Cilt: 8, Sayı: 2 , s.8.

T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, (2018), Uluslararası Doğrudan Yatırım Verileri Bülteni, Teşvik Uygulama ve Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü, 2018

Öztürkler, H. (2009). ‘‘Ortadoğu Ülkelerinin Ekonomik Yapılarının Temel Özellikleri’’ Ortadoğu Analiz, Cilt: 1 Sayı: 6, s. 65-71.

Uysal, A. (2011). Ortadoğu’da Türkiye Algısı, Mısır Örneği, Stratejik Düşünce    Enstitüsü Raporu, 2011, s.9-10

Brookings Doha Center Analysis Paper, Charles Lister .: “Profiling the Islamic State”, Doha/Katar,Washington/ABD, Sayı 13, Kasım 2016.

World Bank, (2015). “World Economic Outlook”, Amerika Birleşik Devletleri.

BP Public Limited Company .:”BP Statistical Review of World Energy June 2015”, İngiltere, Statistical Review Report, June, 2015. s.6.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here